Olmak istemediğin bir kişiysen ve olamayacağın biri gibi olmaya çalışıyorsan, Mevlana Celaleddin Rumî ağzına sıçabilir. Şeffaflığa gönderme yapmış adam belli ki zamanında.

Başka ne yapmış? Peki bir şair güzel film çekiyor diye ağzından lalettayin bir cümle çıkamaz mı?

Ondan ziyade senden n’aber? Hiç mi hayret etmedin sifonu çekmeden önce yaptığına?

Bir sigara bulamadı diye kendini yazarlığa verenler var. O sigarayı içseydi demekki bir ‘bilge’den yoksun kalacaktı bu çorak topraklar!

Neymiş demekki: “Sigara sağlığa zararlıymış.” Zararlı, zararlı olmasına da o film çeken şairi öldürmüyor mu peki? Ya insan ölürken söylüyor ise en güzel cümlelerini!

Şairlikle hayattan ümidini kesmek arasında hiçbir korelasyon yoktur. Hayattan ümidini kestiğin zaman şair olabileceğini düşünmen dışında…

Öyle her yalnız, çaresiz kalan da evinde yarı hayali partiler verip kendini üst komşusunun balkonundan aşağı atmıyor. Can tatlı tabii. Bir deli için bile…

Hem belki komşun izin vermez. Özel alanına tecavüz etmeye hakkın var mı? Başkasının hayatında ölmek ne büyük bir ahlaksızlık!. Herkes kendi kollarında ölmeli!

Ölmek için asgari şartlar da oluşmamış olabilir. Yüksekliğin yeterli, tabanın kaygan olmaması gibi…

Hasıl-ı kelam, azizim, bir insan kolay ölmüyor.

Aldığın gibi paşa paşa vermesini de bileceksin o nefesi.

Reklamlar

Son Nefesten Önce

Karnından fışkırdığında zaman

Bulut olup yağmazsa  saçlarındaki ışık

Bir kaleden düştüğünde anlarsın ya da

Kalen düştüğünde ağlarsın

Özlemini.

Karşına al dedim koca dünyayı

Al ve öğüt dişlerinde sadeliğin.

Yıkıl(ma)mış şehirlerinin karmaşıklığında ne kadar da gerçek görünüyordun

oysa.

gel yazalım hikayemizi kalemiz düşmeden

bir cümleyle anlatırız zaten

dişliler arasında kırılmadan dişlerimiz

sağlamken ellerimiz,

beynimiz iflas etti edecekken

bir reklam görürüz belki vazgeçeriz

açma televizyonu

yazalım. İsyan olmazsa da

söz söylemeden öldü dedirtmeyiz ele güne

söyleyecek sözümüz varmış

gibi

yaparız yoksa da.

İçimizi döksek yeter

Daha dökecek bir iki damla ışığımız varken.

Sonra

Kalemiz düştüğünde ağlarız

Özlemimizi

Zaten.

bir beklemekle geçsin madem zaman

kaldı ki öleceğiz.

bilseydik iyiydi

zamanını

traş olurduk .

Ne yazık sevmem ki sakalsız gezmeyi

mezarımda kim bilir kimler olacak

istemem beni görsünler sakalsız.

ölmeme tam da 46 dakika kala

bitireceğim bu satırları.

Dikkatini çekerim sevgilim şiir demedim!

Öleceğimi bile bile şiir yazacak kadar ahmak değilim.

Sarhoş da.

Belki sana karalarım bir kaç satır.

Karalama defterimden bul kendini

bulabilirsen.

Ölmeseydim gösterirdim sana kendini lakin,

Bir tek ben karalamadım ki o defteri.

Bir resim çizecektim oysa

Öleceğim sandım

Yarım kaldı….

Son olarak

haber ver ne zaman öleceksem

bu satırları bitireceğim.

şu kalemimden bir tane de olsa

cümle çıksın noktası virgülü tam.

Ölmeden önce.

ölene kadar uyandırma  beni.

Amores Perros

Sevgili okuyucu*;

Amores Perros üzerinden ilk kez sesleneceğim karaladığım iki üç satır gereksiz yazıyı okuma sabrını gösteren sinefillere. Neden bu film acaba? Bilmiyorum. Yıllar içinde çok çok güzel filmler izledim. Bir çok yönetmenin ilk filmlerinden başlayıp, sanatının doruğa ulaştığı filmleri izledim.  Hatta bu uğurda o kadar kötü filmler izledim ki, bir tane bile güzel sahne bulduğum filmlere dört elle sarıldım. Ama nedendir bilemiyorum bu film kadar hayata bakış açımı değiştiren başka bir film daha izlemedim. Geçelim filme…

Film, Alejandro Gonzalez Inarritu‘nun 2000 yılında yaptığı ilk uzun metraj filmi. Neyin kafasını yaşadığını bilmdeiğim insanlar bu filmin adını Paramparça Aşklar ve Köpekler olarak çevirmişler dilimize. Halbu ki orijinal ismini olduğu gibi, yani Aşklar ve Köpekler olarak çevirselermiş daha bir estetik dururmuş.

Efendim rivayete göre yönetmen, Türkiye sinemasının kilometre taşı olan Yılmaz Güney‘in Yol (1982)filmini izledikten sonra sinemacı olmaya karar vermiş. Hani derler ya “boynuz kulağı geçer” diye, naçizane fikrimce burada da işte bu durum söz konusu. Yani Yol filmi tabii ki unutulmaz filmlerimiz içinde fakat beni Amores Perros kadar etkilemeyi başarabilmiş değil.

Filmde ne mi anlatılıyor? Aslında yönetmenin klasik hikaye anlatış biçimi burada da görülüyor. Birbiriyle alakasız fakat herhangi bir noktada birbiriyle kesişen hayatlar, olaylar. İsminden de anlaşılacaği gibi hepsi de bir aşk hikayesi aslında ve hepsi de bir köpek olgusuyla desteklenmiş.

Bir de yönetmen insanların hırslarını ve acizliklerini köpeklerle resmetmeye çalışmış gibi geldi bana kim bilir? Köpekler zafer için savaşır, kaybolur ölürler. Ve siyah köpek sırf güçlü olduğu için öldürür diğerlerini. İnsanlara da. Ve kötü insan sırf güçlü olduğu için öldürür diğerlerini.

Bütün kötü insanların siyahtır kalpleri.

Bana gelince; tekrar tekrar izleyip tekrar tekrar sevdiğim bir filmdir. Bilemiyorum belki de bir dogma haline getirdim ama vaziyet bundan ibaret.

İyi seyirler sevgili okuyucu…

(*Eğer varsa böyle birileri)