Öykü

Bir öykü yazmak bu kadar zor olamamalı. Her gün yaşamıyor muyuz? Her alıp verdiğimiz nefes aslında bir öykünü parçası değil mi? Fakat biz istiyoruz ki bir satır yazalım, onunla zaman&mekan doğrusunu bükelim. Kıçını başına getirip keyifle setredelim.

Halbu ki;

“Samet o gün çok yorgundu. İşte patronundan bir ton fırça yemişti. Gece hırsını karısından öyle bir almıştı ki, kadıncağız dokuz ay sonra üçüz doğurmak zorunda kalmıştı.”

diye başlayabiliriz ve gayet de makul bir şeyler çıkabilir ortaya. Yüzde bilmem kaçını kullanmadığımız beynimizin yüzde yüzüne kullandığımızda bakışlarımızla bir masayı havaya kaldırabileceğimiz yalanına inanıp beyinlerimizi zorlamasak, bir polisiye romanın tohumlarını bile atabiliriz her an.

“O günden sonra Samet iki işte birden çalışmaya başlamıştı. Sabahları erkenden evden çıkıp şirketteki muhasebe işine gidiyor, akşam saat beşten sonra mesaiden çıkıp evine gitmek yerine yol üzerindeki bir kahvehanede gece yarısına kadar garsonluk yapıyordu. Kolay değildi üç çocuğa ve karnından üç tane çocuğu henüz çıkarmış bir kadına bakmak. Çocukların bez masrafları bile şimdiden belini bükmüştü. Üstelik karısıyla sevişememesi de cabası. Arar sıra sırf veletlerinin boku için çalıştığını düşünmüyor değildi. Nereye kadar devam edecekti bu böyle? Bunlar daha iyi günleriydi. Çocuklar daha okula bile gitmiyorlardı. Okula başladıklarında belki karısı da çalışmak zorunda kalacaktı. Bir gece üzerinde takla attı, fazla üstüne gitti diye ne diye üç tane doğurmuştu ki bu kadın şimdi? Olacak iş miydi? Sadece bunlarla kalsa yine iyiydi. Bundan sonra sevişmeye vakti olsa gücü, gücü olsa vakti olmayacağını anlamıştı. Şirketteki işinden çıkmış kahvehaneye gittiği sırada tüm bunlar kafasının içinden geçerken ani bir kararla yol üzerindeki markete girdi. Niyeti bir bıçak almaktı fakat köşede ikinci rafta gözüne ilişen fare zehiri bir anda bütün fikirini değiştirmişti. İki kutu fare zehirinin parasını ödeyip marketten çıktı. Daha önceleri geri geri giden adımları artık daha da sıklaşmış, içini bir heyecan kaplamıştı. Gece yarısını iple çekiyor ve kafasından öyle ilginç düşünceler geçiyordu ki…”

Aslında bu kadar basit işte. Bu gidişle bir polisiye roman bile yazabiliriz demiştik. Belki kalbinde şair yatan afili bir yönetmen çıkar da filmini çeker. Sonrasını zaten biliyorsunuz. Satış rekorları, imza günleri, paneller, manken sevgililer, arabalar, boynu fularlı amcalarla sohbetler  falan… Fakat asıl meseleyi görmezden geliyoruz değil mi?

Herşey bu kadar basitken beynimizin oynadığı oyunlara yenik düşüyoruz. Karmaşık düşünme yüzdemiz o kadar yüksek ki yalın hareketlerimizi vücutlarımız –naçiz benedlerimiz de diyebiliriz, havalı durması için, ki elbet toprak olacaklardır- tepki gösteriyor.

Herşeyi bir mantık çerçevesine sokma çabamız her zaman çıkmaz bir sokağa fırlatıyor bizi. Çünkü çerçevesine soktuğumuz mantıktan sadece bizde var ve onu sadece biz umursuyoruz. Başka bir yerde başka bir hayatta umursanan mantık, bizimkinden çok daha farklı.

Örneğin başka bir mantıkta Samet, belki sadece evi terkeder  ve o fare zehirlerini evi istila eden fareler için almış olabilir. Bu durmda kadıncağız üçüzlerle bir başına kalmış olur hayatta ki bundan çıksa çıksa vıcık vıcık bir dram çıkar. Elveda çok satan, sonradan dizisi de çekilerek gençler arasında dizinin mi yoksa kitabın mı önce çıktığına dair ateşli tartışmalara sebep olan polisiye! Hikayenin fonunda çalan müzik bir anda Orhan Gencebay oluvermiştir artık. Halbu ki “Ice Cream Man”  ne de güzel giderdi Samet’in cinayeti işledikten sonra ki rahatlığını desteklemek için? Bu cinayet de nereden çıktı şimdi? Neyse…

İşte herşey bu kadar basit ve düz iken onu çıkmaz sokaklara sokan bizleriz. Sırf anlık bir motivasyonla katil olan, ya da bir anda içinden gelen cesaretle yanan eve dalarak ateşler içinde mahsur kalmış bebeği kurtarıp ömrünün son demlerinde kahramanlıktan emekli olanlar yaşamıyor mu bir yerlerde?

Muhakkak ki katil ya da kahraman olurken hiç tereddüt etmeyen bu herifler, çok kez taksiyle otobüs arasında tercih yapamadıkları için randevularına geç kalmışlardır. Kim bilir kaç kez?

En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” Demiş bir arkadaş. Burada onun dediğinin aynısını diyebilmek için sayfalar yazacak değilim. Onun  yerine size telefon numarasını verirdim ve derdinizi ona anlatırdınız.

Önemli olan karar vermek de değil zaten, ‘düşünmek’.  Üzerine derin derin düşündüğümüz herşey mutlaka bize fitil olarak geri gelecektir ve ihtiyacımız yokken fitil kullanmanın hergün isteyeceğimiz bir şey olduğu konusunda aşırı karmaşık şüphelerim var.

Karşıma dikilip “Düşünmek başlı başına bir emektir”  laflarımı yüzüme vurmak isteyebilirsiniz. İşte o zaman ‘siktirin gidin lan ibneler’ derim size. Üç çocuğuna bakmak için gece gündüz çalışan bir babanın bile, emeğinin karşılığını “bok” ve “sevişememek” olarak aldığı bir memlekette hiç mi kıskanmadınız hep kolay zaferler elde eden orospu çocuklarını?

Cevabınız hayır ise eyvallah, fakat evet ise; buyurun, siktirip gidebilirsiniz.

Samet’in hikayesine gelince; kendisinden izin alır almaz işin iç yüzünü anlatacağım.

Zamanın Hareketi

Hareket!

Durmak bilmez bir hareket mahveder zavallı canımızı. Yorulmak nedir bilmez mi ki zaman? Ah bir yorulsa… Oturup iki dakika dinlense de yanına gidip bir sigara ikram etsek. “Neyin var delikanlı?”desek! Olmaz değil mi? İlla ki gidecek hep. Hareketten mi besleniyor acaba? Sanırım öyle.

Peki ya hareket etmesek? Herşeyi durdursak mesela. Bir kediyi damdan dama atlarken  durdursak havada. Bir sarhoş ricamızı kırmasa da bir süreliğine vücudunun reddettiği alkolü işerken oluduğu yerde kalsa. Bir çocuk ölürken ve bir ihtiyar ölemezken biraz daha dayansa öylece. Dünyadaki her bir beyin bir süreliğine düşünmese zaman da buna aldanıp durabilir mi?O zaman, zamanı yenmiş olabilir miyiz?

Yaşamak zaten bir nevi zamana karşı koymaktır fakat yenebilmek zamanı, en büyük devrim olsa gerek. Her mücadele, devrimine kadar değersizdir zaten ve zamanı yenmekten daha büyük bir devrim düşünebilen varsa, siktirsin gitsin!

Bir saniyeliğine de olsa durdurduğumuzda zamanı bir adım geri çıkıp o meşhur zaman çizgisini görebiliriz sanırım. Elimizle tutabiliriz ve deriz ki: “İşte bu sefer benim ellerim senin boynunda vefasız dostum sevgili zaman. Onlarsız yaşamaya alıştım zaten benden aldıkların senin olsun fakat, yenilmek zahmetine bu sefer sen katlanıyorsun.”

İşte size öldüğünüzde bile anlatacağınız bir hikaye!

Zaman musluğunu sıkabildiğimiz ana kadar, bazı kareler izleyeceksiniz! Bazıları yaşam dese de, saniye saniye ölümdür aslında gördükleriniz.

bir beklemekle geçsin madem zaman

kaldı ki öleceğiz.

bilseydik iyiydi

zamanını

traş olurduk .

Ne yazık sevmem ki sakalsız gezmeyi

mezarımda kim bilir kimler olacak

istemem beni görsünler sakalsız.

ölmeme tam da 46 dakika kala

bitireceğim bu satırları.

Dikkatini çekerim sevgilim şiir demedim!

Öleceğimi bile bile şiir yazacak kadar ahmak değilim.

Sarhoş da.

Belki sana karalarım bir kaç satır.

Karalama defterimden bul kendini

bulabilirsen.

Ölmeseydim gösterirdim sana kendini lakin,

Bir tek ben karalamadım ki o defteri.

Bir resim çizecektim oysa

Öleceğim sandım

Yarım kaldı….

Son olarak

haber ver ne zaman öleceksem

bu satırları bitireceğim.

şu kalemimden bir tane de olsa

cümle çıksın noktası virgülü tam.

Ölmeden önce.

ölene kadar uyandırma  beni.