Cemil’in Ölmediği Gün

Oturduğu yer bir kahve dükkanıydı fakat insanlar daha çok bir şeyler yiyordu. Evde yapılmayan şeylerden. Kahvenin muhabbete değil de kim bilir neye bahane olduğu bir dükkandı işte. İçeride sigara da içilmiyordu üstelik. Bu yüzden bir daha da geleceğini sanmıyordu.

Bir filtre kahve sipariş etti. Kolombiya olsa gerek. Her masanın üzerinde ilginç ısıtıcılardan bulunan terasına oturmuştu. O ayazda cehennem ateşine kafa tutarcasına çalışıyorlardı. Kahvesinin bahanesi sigaraydı, çünkü o tarz dükkanlarda ‘kendisiyle’ muhabbet edenler pek hoş karşılanmazlardı.

Minik bir sürahi içinde gelen kahvesini filtre ettikten sonra fincana döktü ve yanında getirdikleri çikolatayı ısırdı. Bitterdi. Kahve ise şekersiz, sütsüz.

Evde kendisinin yaptıklarından asla iyi değildi bu kahve ve Kolombiya denilince aklına böyle bir kahve de gelmezdi. Kolombiya daha çok neşeli insanları, kahve ise siyah beyaz filmleri çağrıştırırdı ona. Bir bağ kuramadan içmeye başladı kahvesini. Kahve, sadece bir kadın için kırmızıydı. Erkek için kırmızı olan ise ölümdü.

İlk yudumdan sonra sigarasını yakmak istedi. Çakmağı yanmıyordu. Böyle durumlarda kibrit taşımadığına kızardı çünkü kibrit, her zaman daha garantidir ve iki dudağın arasına girmiş bir sigarayı pakete geri koymak sigarayı ziyan etmektir. İçene ise bir huzursuzluk verir. Kahve acılaşır.

Bir kaç kez daha şansını denedi ve yanmayan çakmağın yerine burnunun dibinde beliriveren bir kibrit gördü. Kibriti tutan elin bir kadına ait olduğunu farketmesi için ikinci nefesi de ciğerlerine göndermesi gerekti.  Tedirgin oldu çünkü kendini bildi bileli kadınlar hep korkutmuştur onu ve yine kendini bildi bileli aşık olmaktan korktuğu bir kadın her zaman vardır etrafında. Zaten genel olarak bir erkeğin kafasını kurcalayan bir kadın her zaman vardır ve o kadınlar bunu anladıklarında ise hayatınızı kurcalamaya başlarlar.

Masaya oturdu kadın. Teklifsiz. Davetkâr. Bir süre konuşmadı. Kendinden emindi ve bir şeyler emanetti. Cemil’in ağzından yarım yamalak bir teşekkür çıktı. Kadın çantasında birşeyler ararken, başını hafifçe kaldırdı, gülümsedi ve “Sigaramı bulamıyorum.” dedi. Cemil bir sigara uzattı ve ardından eli çakmağına uzandı. Kadın çakmağa bakıp alaycı bir şekilde tekrar gülümsedi, kendi kibritiyle yaktı sigarasını. Cemil de bir erkekti ve her erkek gibi kendinden emin kadınlar karşısında eli ayağına dolaşırdı. Halbu ki kararsız ve telaşlı hallerini şirinliklerinin arkasına gizlemey eçalışan kadınları etkilemek daha kolaydı. Karar vermelerine yardımcı olurken şirinliklerine vurgu yaparsanız her şey yolunda gider.

Kadın sigarasının kül tablasına koydu, garsona seslendi. Bir Türk Kahvesi istedi. Şekerli. Garson gidince Cemil’in suratına “kim olduğumu merak etmiyor musun odun herif” der gibi baktı. Cemil lafa girdi;

–          Merhaba.

–          Merhaba.

–          Ben Cemil.

–          Biliyorum.

–          Nereden biliyorsunuz?

–          Bu sizi ilk görüşüm değil.

–          Kusura bakmayın çıkaramadım. Daha önce nerede görüşmüştük?

–          Sadece ben sizi görmüştüm.

Cemil’in cevabını beklemeden yine o aşağılayıcı tavrını takındı kadın ve başını çantasına gömdü tekrar. Çok ilginç bir durumdu aslında. Bu zamana kadar kadınları masasına oturtabilmek için zekasının bütün nimetlerinden faydalanmıştı Cemil ve bir kere o masaya oturtabilirse gerisi bir şekilde geliyordu. Şimdi ise kadın kendisi oturmuştu masasına. Ne yapması gerektiğini kestiremiyordu.

Kadının kahvesi geldiğinde Cemil’inki çoktan bitmiş, bir de limonata söylemişti. Böyle saçma bekleyişler her zaman susatır insanı. İlginç davrandığı gibi kadın, adını da biliyordu. Başka şeyler de biliyor muydu acaba kendisi hakkında? Bir kaç ay önce bir fahişe ile beraber olmuştu. O muydu? Karanlıktı o gece ve sarhoştu Cemil. Zaten sarhoş olmadan bir fahişenin sadece hikayesini dinleyebilirdi. O kadınla tek kelime bile konuşmadığını hatırlıyordu. Acaba bir şeye kızıp takip mi etmişti Cemil’i? Niye böyle birşey yapsın ki? İşi oydu onun. İlk ve muhtemelen sondu zaten o ilişki. Çünkü para verdiği zaman insan ‘sikişir’ sadece. Oysa hiç bir duygu besleyemeyeceği biriyle sevişilmemesi gerektiğini düşünürdü. En azından aşık olabileceği kadınlarla sevişmeyi tercih ederdi.

Kadın kahvesini bitirdi. Sigarasını söndürdü. Gözlerini Cemil’in suratına dikti ve bir şeyler arar gibi baktı bir müddet. Kadının kendine güveni, Cemil’inkinden besleniyordu sanki. Kadın bakışlarını indirmedikçe sömürüyordu Cemil’in ruhunu. Kadın saldırdıkça geri çekiliyordu. Boğazını temizliyor, cep telefonunu kontrol ediyor, tırnaklarının kenarlarındaki etleri koparıyordu ama bir anlığına bile olsa bakamıyordu suratına kadının. Limonatasını bitirmemek için, mümkün oldukça seyrek ve küçük yudumlar alıyordu bardaktan. O da biterse, hiç birşey bilmediği halde sözlüye kalkmış öğrenciler gibi kalacaktı karşısında. Kalkıp gidebilirdi fakat bu lanet kadın onu tanıyordu ve içindeki merakla karışık tedirginlik sandalyeye çivilemişti Cemil’i. Kadın tekrar konuşmaya başladı;

–          Benim kim olduğumu merak etmiyor musun Cemil?

–          Ediyorum.

–          Ama daha ismimi bile bilmiyorsun.

–          Nedir isminiz?

–          Bana neden hala siz demekte ısrar ediyorsun?

–          Çünkü tanımıyorum sizi.

–          Çok korkaksın.

–          Masama her gün tanımadığım bir kadın oturup beni tanıdığını söyleyerek kahve içmiyor.

–          Sen gerçekten benden korkuyorsun!

Tek kelime edemedi Cemil. Sinirlenip masadan kalkabilirdi fakat gerçekten bir korkak gibi hissediyordu o an. Bir de kadının suçluluk duygusu yaratan hesap soran tavrı vardı.

Cemil hala kadının kendisini tanıyor olmasını yarattığı çekimin etkisindeydi.  Yine konuşmaya başladı kadın;

–          Seni uzun zamandır takip ediyorum. Nerede yaşadığını, nerede çalıştığını biliyorum. Yalnız yaşadığını da.

Gece gözüne projektör tutulmuş tavşan gibiydi Cemil. Karşısındakinin belki de sonu olabileceğini bildiği halde bir an için bile olsa başka yere odaklayamıyordu düşüncelerini. Müptela olmuştu sanki. Bırakmak için illa ölmesi mi gerekiyordu?

Cemil;

–          Peki benden ne istiyorsunuz? Para mı? O kadar zengin değilim. Öyle bulunmaz bir yeteneğim ya da özelliğim de yok.  Sıradan bir insanım ben.

–          Eğer bir insan senin yaşına kadar gelebildiyse, hayatta kalmaya değmiş bir sebebi mutlaka vardır.

–          Ben henüz 32 yaşındayım. Orta yaşlı bile sayılmam. Hem beni korkutuyorsunuz.

–          Biliyorum bebeğim. Dedim ya, sen bir korkaksın.

Cemil mesafeyi korumaya çalıştıkça, kadın kendini beğenmişce yaklaşıyordu ona. Hemen şimdi bir adım atmazsa, kendini karanlık bir girdabın içinde bulabileceğini düşünüyordu. Hatta bir ara kadının Azrail olduğunu bile düşünmüştü. Eğer öyleyse, böylesine etkileyici bir ölüm hikayesini sadece ikisinin bilmesi ne kötü olurdu!  Eğer öyleyse, böyle bir kadın tarfından öldürülmek, ne kadar trajik olurdu!

İyice kırılmıştı cesareti Cemil’in. Dikkatini de toplayamıyordu kadının yüzüne bakmaya çalışırken. Tanrının varlığını sorguluyordu ya da salataya katılan nar ekşisinin yağına oranı üzerine kafa yoruyordu.  Kadın ona sağlı sollu girişmişti ve nakavtın geldiğini hissedebiliyordu. Maalesef atabileceği bir havlu da yoktu elinde.

Zihninde bazı sahneler yazıyor, prova alıyordu da bir türlü sahneleyemiyordu.  “Dalga mı geçiyorsun lan sen? Ne istiyorsun?”  diyordu bir tanesinde. Kadın ise “Adım Mehtap” diyordu, “Evin çok uzak mı?” Bir başkasında ise kadın, “Haytında bir kere bir fahişeyle yattın, onu da hamile bıraktın. Bir fahişeyi hamile bırakabilmek kolay iş değildir, helal olsun fakat şimdi bana kürtaj için para vereceksin yoksa çocuk doğduğu zaman derdini babalık davasında hakime anlatırsın.” diyordu.  ‘Belki de senarist falan olmalıyım’ diye düşündü Cemil. Çünkü kafasındaki teorinin pratiği sadece filmlerde olurdu. Yaşadığımız evrende ise hala bir bardak limonatayı en uzun sürede içme denemesi yapıyordu ve zorlasa en fazla yudum dört yudum daha çıkardı önündeki bardaktan.

Tanıdık birşeyler vardı kadında. Kokusu, vücudu ya da sesi miydi? İyice karışmıştı kafası. Yılan saçlı medusa gibi duruyordu kadın karşısında. Taş kesilmesi için gözlerinin içine de bakmasına gerek yoktu üstelik.  Ne kadar da aptalız biz erkekler! Ya kudururcasına bir yalnızlık oyunu oynarız kendi kendimize ya da bir kadının bizle kudurtana kadar oynamasına izin veririz. Ortasını bulabildiğimiz hemen hemen hiç birşey yoktur.

Limonata da bitmişti ve kadın masaya otuz lira para bıraktı. Kalktı, kolundan tuttu Cemil’i. Bir uçurumdu sanki kadın, yuttukça yutuyordu zamanı, mekanı, Cemil’in nefesini ve cesaretini. Tam ‘nereye gidiyoruz’ diye soracakken, kadın yine susturdu bakışlarıyla.  Kolunu sıkıp, çekiştirdikçe zaten karşı koyamayan Cemil, bir çocuğun elindeki uçan bir balona dönmüştü. İpi kadının ellerindeydi.

Dükkandan çıktılar, önce yavaş yavaş. Giderek adımları hızlanıyordu. Cemil çoktan bırakmıştı kendini zaten. Ne nereye gittikleri hakkında en ufak bir fikri vardı, ne de niçin gittikleri hakkında.  Zamanın dışındaydı sanki ve artık hiç birşey belleğine kaydolmamaya başlamıştı. Bölük pörçük ‘an’ kırıntıları, hızla geçilen sokaklar ve durmadan akan pencereler, akşamüstü karanlığı ve sokak lambaları, bir apartman, biraz merdiven, bir kapı, bir kilit, bir anahtar, kadının dudakları, uyku, kadının gözleri, kadının nefesi, korku …

Sonrası tümden kayıptı. Hiç olmamış gibi. Bir filmde izlenmiş hatırlanamayan bir sahne ya da bir deja vu gibi. Sanki dünya durdurulmuş da ve Cemil’in yeri değiştirilip tekrar oynatılmış gibiydi. Uyandı Cemil. Uykudan uyanır gibi değil, birden sağlığına kavuşmuş bir şizofren ya da, uzun süre sonra ilk defa denize giren bir çocuk gibi. Kendi odasındaydı. Kendi yatağının yanındaydı. Kendi masasının önündeki kendi sandalyesinde oturuyordu. Sandalyenin gıcırtısı bile aynıydı ve odadaki tek sesti. Ne yatağı bozulmuştu ne de ağzında limonata tadı vardı.  Değişik bir tattı ağzındaki ve tanımla deseler, ‘yaşam’ derdi düşünmeden. ‘Neden’ deseler açıklayamazdı.

Cüzdan, telefon, anahtar, sigara ve kibrit alıp çıktı evden. Ana cadde üzerindeki kahve dükkanının terasında üzerinde garip ısıtıcılar olan masalardan birine oturdu. Sıcaktı hava, çalışmıyordu ısıtıcılar. Bir filtre kahve sipariş etti. Kolombiya. Siyah beyaz. Sürahideki kahveyi filtre ettikten sonra önündeki kırmızı fincana döktü. İlk yudumdan sonra bir sigara çıkardı ve kibritle yaktı. Garip bir kutusu vardı kibritin. Bakkallarda satılanlara değil de eşantiyon olanlara benziyordu. Üzerinde el yazısıyla “Ben ne bir orospuyum, ne de ismim Mehtap. Sense, ne yazık ki, ölmek için çok iyisin.” yazıyordu.  “Henüz otuz iki yaşındayım” dedi Cemil kendi kendine “orta yaşlı bile sayılmam.” Bir daha buraya gelmeyi düşünmüyordu.

Mutlu Olmak?

Yazdıklarını kimse okumazdı zaten. Sevgilisi bile dayanamıyordu okuduklarına bir iki satırdan sonra. Yazdıklarında herkes mutluydu çünkü. Herkes mutluydu ve olmayacak, olamayacak hayatları anlatıyordu. Bunda kötü bir şey de göremiyordu aslında. Kendisinin de çok mutlu olduğundan yazmıyordu zaten. Çok mutlu olabilmeyi özlediği için yazıyordu. Mutlu olmuş muydu hayatında? Hatırlamıyordu. O ana kadar mutluluk olarak adlandırabileceği en büyük duygu, ayrılmak isteyip de bir türlü yakasını bırakmayan eski sevgilisinin ölüm haberini aldığında hissettiği rahatlama hissiydi. Bunu da hiç bir zaman, hiç bir yerde belli edemedi insanlara. Ölümden mutlu olunmazdı çünkü. Olunmaması gerekiyordu.

Kendini  uzun bir süre bu durumdan rahatsız olmaya zorladı. Üzülmeye çalıştı. Hatta kızın cenazesinde bir iki damla göz yaşı bile döktü. Belki de göz yaşı aksın diye zorlanırken altına sıçmaktan korkmasaydı, gerçekten de üzülmeye fırsat bulabilirdi ama insanlara gösterecek göz yaşları olmalıydı.

Sonra kutlamak istedi hayatındaki mutluluğa yakın en büyük duyguyu fakat, yapabildiği en büyük kutlama eve gidip yine herkesin mutlu olduğu, babaların evlatlarının hayırlı, arabaların ise hiç su kaynatmadığı hayatlar yazmak oldu. Tabii ecza dolabında duran bir fişek cigarayı da unutmamak gerekir! Genelde metinleri beğenilmediğinde yaktığı cigarayı, bu sefer yazılarını beğendirmesi gerekenlerin sayısı bir kişi eksildi diye yaktı.  Artık yazdıklarını tekrar dergilere göndermeye başlayabilirdi. Ne  de olsa bir iki satır okuyup da “Şu sıkıcı hikayeleri yazacağına akşamları fazla mesaiye kalsan da yazın güneye tatile gitsek!”  diyen kadın ölmüştü.  O zamana kadar hayatında hiç bir yeri ve anlamı olmayan ölüm, anlam kazanmıştı birden bire. Kazanmıştı kazanmış olmasına da,  eli tırpanlı bir canavar değildi gözünde Azrail ne yazık ki! Aksine, sevecen bir dede figürünü oturtmuştu çoktan zihninde. Kim bilir ne demişti Serpil’i almaya geldiğinde. “Hadi kızım biz gidelim de Vedat rahat rahat yazılarını yazsın” mı demişti acaba? Demese bile demiş kadar oldu!

Ara sıra kendine sormuyor değildi Vedat; “Aslında mutlu olmanın ne demek olduğunu bildiği için mi kendini mutsuz hissediyordu?” Çok düşündü bunu.  Yoksa mutluluğu yanlış mı öğretmişlerdi ona? O güne kadar yüzlerce kez açmıştı sözlüğü.  Neyle mi karşılaştı?

İsim. Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, mut (I), ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık, saadetlilik.

Bu ve buna benzer yüzlerce tanım. Bir tanesinin de içinde ya da zihninde bir dalı bile oynatmamış olması iyice kafasını karıştırdı. Bütün özlemlere duyulan kıvançtı mutluluk fakat bir özlemi yoktu ki Vedat’ın. Yazmak özlemi miydi ki? Hepsinden önce neydi özlem? Bir müddet de özlemi kavrarsa, mutluluğu da kavrayabileceğini düşündü ve bu sefer de özlemi aradı sözlüklerde.

İsim. Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği, hasret, tahassür.

Kafası hepten çıfıt çarşısına döndü Vedat’ın. Hani hasret, özlemin eş anlamlısıydı? İlkokulda Türkçe öğretmeni tahtaya vura vura anlatmamış mıydı eş anlamlı kelimelerin ne demek olduğunu? Onu anlatacağına özlemin ve mutluluğun ne demek olduğunu anlatsaydı daha iyi olmaz mıydı?  Bir şeyin eş anlamlısını söylemek yeter miydi ki o şeyi açıklamaya? Bunca gece bıyıklarını tek tek yolmaktan kurtarmış olurdu onu. Kafasının iyiden iyiye karıştığı ve artık hem mutsuz hem de hiç bir şeye karşı özleminin olmadığına kanaat getirdiği bir gece yarısı, evdeki bütün sözlükleri yakarken buldu kendini.

Yazdığı metinlerdekileri mutlu olarak tanımlıyordu Vedat, mutluluğun kafasında oluşturduğu silik imge ile. Güzel kadınlarla evli yakışıklı adamların elleri bembeyaz ve tam da olması gibiydi mesela, hiç bir çocuğun ayakkabısı su almazdı ve hikayelerindeki insanların banyolarında kova olmazdı. Hiç biri kovaya doldurdukları sudan banyo yapmazdı. Duşlarında her zaman sıcak su olurdu. Mutluluk buydu işte Vedat’ın kafasında çünkü çocukluğundan beri soğuk gördü mü çatlardı elleri ve annesinin fotoromanlarında gördüğü erkeklerin ellerine benzemiyordu kendi elleri. Mutluydu o fotoğraftakiler çünkü babası çok kızıyordu onlara. “Kaldır şunları gözümün önünden, akşama kadar direksiyon sallayıp sonra da bunları pişkin sırıtışlarını izlemek kanıma dokunuyor. Hayat onlara güzel anasını satayım!” derdi ne zaman sağda solda fotoroman görse.

O ana kadar böyleydi işte tanımlar denizinde kaybolmuş Vedat’ın mutluluk ile imtihanı. O an ne mi oldu? Uykudan uyandı. Öyle aydınlanır, cevaplayamadığı soruları cevaplar gibi değil. Gerçekten uykudan uyandı. Uyanır uyanmaz kaleme kağıda sarıldı ve az önce gördüğü rüyayı yazmaya başladı. Heyecanlıydı çünkü hala mutluluğun tanımını yapamamış olsa da bambaşka bir öykü yakalamıştı. Hem yazıyor hem de bu hikayeyi daha önce bir yerde okuduğu ya da bir arkadaşından duyduğu için rüyasında görmemiş olmayı diliyordu. İntihalci durumuna da düşmek istemezdi. Şöyle başladı hikaye;

“Sağ Kulağına eğildi Serpil Vedat’ın ve”Bazen insan sevdiğinin yanında olamaz!” dedi. Saçları topluydu. Beyaz bir elbise içinde ne güzel gülümsüyordu! Mutlu gibiydi. Boynunda inci bir kolye vardı. Nefesinden gelen kokunun hangi çiçeğinki olduğunu düşünürken, sol kulağında hissettiği bir soluk ile irkildi. Soluna döndüğünde Serpil’i gördü yine. Bu sefer sonsuz bir kahkaha atan Serpil’in saçları açıktı. Bir diken tarlasını andıran kafası attığı kahkahayla öyle bir sallanıyordu ki gözleri büyümüştü Serpil’in ve Vedat’ı ezmek için bakıyorlardı sanki. Bu nasıl olurdu ki? Bir insanı hem güzel hem çirkin aynı anda nasıl görebilirdi? Hem Serpil çoktan ölmemiş miydi?

Serpil’in öldüğünden emin olmaya çalışırken uyandı Vedat. Uyanır uyanmaz da sarıldı kağıt kaleme ve yıllardır beceremediği bir şey yapmaya, mutsuz bir öykü yazmaya karar başladı. Özlemişti çünkü Serpil’i. Serpil de ölmüştü ne yazık ki.”

Öykü

Bir öykü yazmak bu kadar zor olamamalı. Her gün yaşamıyor muyuz? Her alıp verdiğimiz nefes aslında bir öykünü parçası değil mi? Fakat biz istiyoruz ki bir satır yazalım, onunla zaman&mekan doğrusunu bükelim. Kıçını başına getirip keyifle setredelim.

Halbu ki;

“Samet o gün çok yorgundu. İşte patronundan bir ton fırça yemişti. Gece hırsını karısından öyle bir almıştı ki, kadıncağız dokuz ay sonra üçüz doğurmak zorunda kalmıştı.”

diye başlayabiliriz ve gayet de makul bir şeyler çıkabilir ortaya. Yüzde bilmem kaçını kullanmadığımız beynimizin yüzde yüzüne kullandığımızda bakışlarımızla bir masayı havaya kaldırabileceğimiz yalanına inanıp beyinlerimizi zorlamasak, bir polisiye romanın tohumlarını bile atabiliriz her an.

“O günden sonra Samet iki işte birden çalışmaya başlamıştı. Sabahları erkenden evden çıkıp şirketteki muhasebe işine gidiyor, akşam saat beşten sonra mesaiden çıkıp evine gitmek yerine yol üzerindeki bir kahvehanede gece yarısına kadar garsonluk yapıyordu. Kolay değildi üç çocuğa ve karnından üç tane çocuğu henüz çıkarmış bir kadına bakmak. Çocukların bez masrafları bile şimdiden belini bükmüştü. Üstelik karısıyla sevişememesi de cabası. Arar sıra sırf veletlerinin boku için çalıştığını düşünmüyor değildi. Nereye kadar devam edecekti bu böyle? Bunlar daha iyi günleriydi. Çocuklar daha okula bile gitmiyorlardı. Okula başladıklarında belki karısı da çalışmak zorunda kalacaktı. Bir gece üzerinde takla attı, fazla üstüne gitti diye ne diye üç tane doğurmuştu ki bu kadın şimdi? Olacak iş miydi? Sadece bunlarla kalsa yine iyiydi. Bundan sonra sevişmeye vakti olsa gücü, gücü olsa vakti olmayacağını anlamıştı. Şirketteki işinden çıkmış kahvehaneye gittiği sırada tüm bunlar kafasının içinden geçerken ani bir kararla yol üzerindeki markete girdi. Niyeti bir bıçak almaktı fakat köşede ikinci rafta gözüne ilişen fare zehiri bir anda bütün fikirini değiştirmişti. İki kutu fare zehirinin parasını ödeyip marketten çıktı. Daha önceleri geri geri giden adımları artık daha da sıklaşmış, içini bir heyecan kaplamıştı. Gece yarısını iple çekiyor ve kafasından öyle ilginç düşünceler geçiyordu ki…”

Aslında bu kadar basit işte. Bu gidişle bir polisiye roman bile yazabiliriz demiştik. Belki kalbinde şair yatan afili bir yönetmen çıkar da filmini çeker. Sonrasını zaten biliyorsunuz. Satış rekorları, imza günleri, paneller, manken sevgililer, arabalar, boynu fularlı amcalarla sohbetler  falan… Fakat asıl meseleyi görmezden geliyoruz değil mi?

Herşey bu kadar basitken beynimizin oynadığı oyunlara yenik düşüyoruz. Karmaşık düşünme yüzdemiz o kadar yüksek ki yalın hareketlerimizi vücutlarımız –naçiz benedlerimiz de diyebiliriz, havalı durması için, ki elbet toprak olacaklardır- tepki gösteriyor.

Herşeyi bir mantık çerçevesine sokma çabamız her zaman çıkmaz bir sokağa fırlatıyor bizi. Çünkü çerçevesine soktuğumuz mantıktan sadece bizde var ve onu sadece biz umursuyoruz. Başka bir yerde başka bir hayatta umursanan mantık, bizimkinden çok daha farklı.

Örneğin başka bir mantıkta Samet, belki sadece evi terkeder  ve o fare zehirlerini evi istila eden fareler için almış olabilir. Bu durmda kadıncağız üçüzlerle bir başına kalmış olur hayatta ki bundan çıksa çıksa vıcık vıcık bir dram çıkar. Elveda çok satan, sonradan dizisi de çekilerek gençler arasında dizinin mi yoksa kitabın mı önce çıktığına dair ateşli tartışmalara sebep olan polisiye! Hikayenin fonunda çalan müzik bir anda Orhan Gencebay oluvermiştir artık. Halbu ki “Ice Cream Man”  ne de güzel giderdi Samet’in cinayeti işledikten sonra ki rahatlığını desteklemek için? Bu cinayet de nereden çıktı şimdi? Neyse…

İşte herşey bu kadar basit ve düz iken onu çıkmaz sokaklara sokan bizleriz. Sırf anlık bir motivasyonla katil olan, ya da bir anda içinden gelen cesaretle yanan eve dalarak ateşler içinde mahsur kalmış bebeği kurtarıp ömrünün son demlerinde kahramanlıktan emekli olanlar yaşamıyor mu bir yerlerde?

Muhakkak ki katil ya da kahraman olurken hiç tereddüt etmeyen bu herifler, çok kez taksiyle otobüs arasında tercih yapamadıkları için randevularına geç kalmışlardır. Kim bilir kaç kez?

En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” Demiş bir arkadaş. Burada onun dediğinin aynısını diyebilmek için sayfalar yazacak değilim. Onun  yerine size telefon numarasını verirdim ve derdinizi ona anlatırdınız.

Önemli olan karar vermek de değil zaten, ‘düşünmek’.  Üzerine derin derin düşündüğümüz herşey mutlaka bize fitil olarak geri gelecektir ve ihtiyacımız yokken fitil kullanmanın hergün isteyeceğimiz bir şey olduğu konusunda aşırı karmaşık şüphelerim var.

Karşıma dikilip “Düşünmek başlı başına bir emektir”  laflarımı yüzüme vurmak isteyebilirsiniz. İşte o zaman ‘siktirin gidin lan ibneler’ derim size. Üç çocuğuna bakmak için gece gündüz çalışan bir babanın bile, emeğinin karşılığını “bok” ve “sevişememek” olarak aldığı bir memlekette hiç mi kıskanmadınız hep kolay zaferler elde eden orospu çocuklarını?

Cevabınız hayır ise eyvallah, fakat evet ise; buyurun, siktirip gidebilirsiniz.

Samet’in hikayesine gelince; kendisinden izin alır almaz işin iç yüzünü anlatacağım.

Olmak istemediğin bir kişiysen ve olamayacağın biri gibi olmaya çalışıyorsan, Mevlana Celaleddin Rumî ağzına sıçabilir. Şeffaflığa gönderme yapmış adam belli ki zamanında.

Başka ne yapmış? Peki bir şair güzel film çekiyor diye ağzından lalettayin bir cümle çıkamaz mı?

Ondan ziyade senden n’aber? Hiç mi hayret etmedin sifonu çekmeden önce yaptığına?

Bir sigara bulamadı diye kendini yazarlığa verenler var. O sigarayı içseydi demekki bir ‘bilge’den yoksun kalacaktı bu çorak topraklar!

Neymiş demekki: “Sigara sağlığa zararlıymış.” Zararlı, zararlı olmasına da o film çeken şairi öldürmüyor mu peki? Ya insan ölürken söylüyor ise en güzel cümlelerini!

Şairlikle hayattan ümidini kesmek arasında hiçbir korelasyon yoktur. Hayattan ümidini kestiğin zaman şair olabileceğini düşünmen dışında…

Öyle her yalnız, çaresiz kalan da evinde yarı hayali partiler verip kendini üst komşusunun balkonundan aşağı atmıyor. Can tatlı tabii. Bir deli için bile…

Hem belki komşun izin vermez. Özel alanına tecavüz etmeye hakkın var mı? Başkasının hayatında ölmek ne büyük bir ahlaksızlık!. Herkes kendi kollarında ölmeli!

Ölmek için asgari şartlar da oluşmamış olabilir. Yüksekliğin yeterli, tabanın kaygan olmaması gibi…

Hasıl-ı kelam, azizim, bir insan kolay ölmüyor.

Aldığın gibi paşa paşa vermesini de bileceksin o nefesi.

bir beklemekle geçsin madem zaman

kaldı ki öleceğiz.

bilseydik iyiydi

zamanını

traş olurduk .

Ne yazık sevmem ki sakalsız gezmeyi

mezarımda kim bilir kimler olacak

istemem beni görsünler sakalsız.

ölmeme tam da 46 dakika kala

bitireceğim bu satırları.

Dikkatini çekerim sevgilim şiir demedim!

Öleceğimi bile bile şiir yazacak kadar ahmak değilim.

Sarhoş da.

Belki sana karalarım bir kaç satır.

Karalama defterimden bul kendini

bulabilirsen.

Ölmeseydim gösterirdim sana kendini lakin,

Bir tek ben karalamadım ki o defteri.

Bir resim çizecektim oysa

Öleceğim sandım

Yarım kaldı….

Son olarak

haber ver ne zaman öleceksem

bu satırları bitireceğim.

şu kalemimden bir tane de olsa

cümle çıksın noktası virgülü tam.

Ölmeden önce.

ölene kadar uyandırma  beni.