Bir Yolculuk Hikayesi

Cuma günleri bu bakkal dükkanı mutlaka iki saat erken kapanır. Hemen hemen üç yıldır, bu durum böyle devam etmektedir. Ertesi gün haftasonu olduğundan bütün mahalleli alışveriş merkezlerinden karşılar ihtiyaçlarını ve o saatten sonra da pek kimse uğramaz zaten.

Bu fırsattan istifade, meslektaşlarına göre oldukça genç sayılabilecek bakkal Muhsin, Cuma günleri dükkanını erken kapatıp Selma’nın evine gider. Selma da bilir onun geleceğini. Sofrasını hazır eder. Her gittiğinde rakı içmez Muhsin ama Selma yine de rakısını soğutur, buzunu hazırlar.

Önceleri kendi rakısını ve mezesini kendi götürürdü Muhsin fakat, Selma niyeyse bu işe karşı çıktı ve Muhsin de bir daha eline bir şey alıp gitmedi. Her ay bin lira gönderir Selma’nın hesabına Muhsin. Ayda dört kere gittiğine göre geceliği 250 liraya gelir fakat bu gariban bakkala koymaz bu para. Rahmetli babasından kalma dükkanı işletmektedir çünkü. Çocukluğunun, gençliğinin ve orta yaşlarının geçtiği, ömrünün son demlerini de çalacak gibi görünen bu dükkana kirara da ödemediğine göre, fazladan kazandığı bir para gözüyle bakar buna. Hem evli olsa karısının masrafı, Selma’nınkinden kat kat fazla olacaktır. Her türlü zaman dönümleri, doğumlar, anne baba ziyaretleri derken astarı yüzünü geçecektir zaten.

Muhsin, 32 yaşında babadan kalma bakkal dükkanını işletir. Babasından kalma evde, babasından kalan annesiyle yaşar. Haftanın yedi gününü dükkanda peynir kesip, para üstü sayarak, altı gecesini televizyon karşısında annesinin soyduğu portakalı, elmayı yiyerek ve bir gecesinin de Selma’nın evinde bazen rakı, bazen cigara içerek ama mutlaka sevişerek geçirir.

Selma, 43 yaşında bir kadındır. Bir meslekle, bir karakterle tanımlayamayız onu. Yıllar önce gençken bir kez evlenmiştir. Kendisinden 13 yaş büyük bir adamla beş senedir evliyken, yani Selma 24 yaşındayken kocası gitmiştir. Ölüp ölmediğini bilmez Selma. Niye gittiğini, nereye gittiğini, dönmek için mi yoksa gitmek için mi gittiğini de bilmez. Gittiği günden beri bir gün olsun beklememiştir dönmesini. Kocası yok olduğundan beri adını ağzına bir kere almıştır, o da babasından kalma dul aylığını alabilmek için boşanma davası sırasında hakime söylediğinde.

Hakim insaflı adam çıkmış da, kocasının evini Selma’nın üzerine yapmıştır. Şimdi yıllardır o evde misafirlerini ağırlamaktadır Selma. Bir adama âşık olduğunu anladığı an, ona hiçbir şey belli etmez ve ne yapar, ne eder onu elde eder. Haftanın belli bir günü dışında görüşmez onunla. Evinden başka bir yerde de görüşmez. Bedavaya da görüşmez. Aynı anda iki erkekle de görüşmez ve anlaştıkları ücretin ne bir kuruş eksiğini, ne de bir kuruş fazlasını kabul eder. Şimdiye kadar görüşme sırasını haftada iki güne çıkarmak için iki katı ücret teklif edenler, hiç hesapta yokken evlenme teklif edenler ve başkasıyla evli olduğunu gizleyenler olmamaış değildir fakat, bunları öğrendiği an paralarını iade edip, onlarla görüşmeyi kesmiştir. Selma’nın tek istediği bir orospu yerine konulmamaktır. Onun derdi, giden erkeklerden kendisinin de birşeyler almış olmasıdır. Çünkü giden ya da gidecek erkeklerin çoğunu kadınlarını kaybetmek, paralarını kaybetmek kadar üzmez.

Son 3 yıldır ise Muhsinle beraberolur Selma her Cuma günü. Muhsin ise biraz takıntılı bir adamdır. Ağız şapırtısına tiksindiği kadar hiç birşeyden tiksinmez. Bu y üzden yemeklerini genellikle yalnız yer. Cuma akşamları Selma onunla yemek yemez. Masada oturur ve Muhsin’e hizmet eder, onunla havadan sudan sohbetler eder fakat tek lokma yemez onunla. Bir erkekle ne kadar az şey paylaşırsa, o adam gittiğinde hatırlanacak şeylerin o kadar az olduğunu düşünür.

Muhsin, insanların burunlarına verdiği önemi başka hiç birşeye vermez belki de. Bütün mahalleliyi burnuyla tanır. Çirkin burunlulara ise iyi davranmaz kendine göre. Kasadaki bütün yıpranmış ve buruşmuş paraları büyük burunlulara verir örneğin. Burnu kıllı olanlara ise sütün, yoğurdun son kullanma tarihleri yaklaşmış olanları satar. Bu tepkisini şimdiye kadar anlayıp burnuna bir çeki düzen vermeyi düşünenler olmuş mudur, bilinmez. Kim bilebilir ki içtiği bozuk sütten dolayı midesi bozulduğunda bunun asıl sebebinin burnundaki kıllar olduğunu? Şöyle bir düşünün isterseniz; dünyanızda canınızı sıkan fakat sebebini bilmediğiniz ne çok şey vardır. Bir şeyin sebebini bilmemeniz, onun bir sebebi olmadığı anlamına gelmez. Başınıza gelen her şey için dönüp aynaya bakmanızda fayda vardır.

Ayrıca Muhsin’in hassas olduğu bir diğer nokta da zamandır. Dükkanında, bir bakkal dükanında olması gerekenden çok saat vardır. Dükkan kapısını açar açmaz karşısında gördüğü bir duvar saati, televizyon izlerken görebileceği ve televizyonun üzerinde duran bir masa saati, yazar kasanın elektronik saati, cebinden taşıdığı ve herşeyi gibi babadan kalma köstekli bir cep saati, kolundaki kol saati ve cep telefonunun saati… Belki de 20 yıldır her sabah evden dükkana kaç dakikada yürüdüğünü ölçer Muhsin. Hava ve yol şartlarına bağlı olarak 10 ile 13 dakika arasında değişmektedir. Yıllardır bir kere bile ne 9 dakikaya düşmüştür bu süre, ne de 14 dakikaya çıkmıştır. Zamanını bilmediğinde içine düştüğü çaresizlik ve ne yapacağını bilememezlik hissi Muhsin’e ölümü hatırlatır. Ona göre kabir azabı denilen şey, zamanın geçtiğini farkında olmadan yüz yıllarca karanlık bir boşlukta süzülmekten ibarettir. Bu ise her yerini saatle doldurmaya yetecek kadar korkunçtur Muhsin için.

Bazen, insanın içinde hiç birşey olmayacakmış gibi bir his belirir. Koca evrende tek bir ağaç yaprağı kıpırdamayacak ya da o an geceyse gece, gündüzse gündüz hiç bitmeyecekmiş gibi hisseder. Bir adım daha atamayacağı ve her şeyin öyle ya da böyle yarım kalacağı, onlarca yarımın toplamındansa bir tam etmeyeceği endişesi köstebeğin toprak altında labirentler kurması gibi insanın zihnini ele geçirmeye başlar. Köstebek gibi kör bir histir bu. Nereyi eşeleyeceği belli olmaz.

Muhsin de yıllardır bu düşünceyle yaşamaktadır. İyi ya da kötü olan her şeyin mutlaka yarım kalacağı düşüncesi, elinde yarısı dahi yaşanmamış bir hayat olarak öylece durur. İyi şeyler hiçbir zaman yarım kalmamalıdır. Yarım kalan o güze şeyi tamamlama gibi beyhude bir çabayla geçiverir insanın ömrü. Kötü şeyler ise mutlaka bitmelidir. Çünkü yarım kalmış bir şey, aynı zamanda devam eden birşey anlamına da gelmektedir. Bitmiş kötülükler sadece bir anı olarak kalabilir insanın hatırasında. Hatta kimileri, kavgada edindikleri yaralarıyla övünen bir dövüşçü edasıyla hatırlayıp, sağda solda gösteriverirler. Oysa yarım kalmış kötülükler, ormanın karanlığı gibidir. Üstünüze yapıştığını hissedersiniz.

Şimdiye kadar bu hisle idare etmeyi öğrenmiştir Muhsin. Yarım kalmaması için, yeni hiç birşeye başlamaz. Bu yüzden ne bir gün aksatmıştır Selma’ya olan ziyaretlerini, ne de bir gün özlemiştir onu. Selma onun için hiç olmayan bir evrendir. İlişkileri de olmamak üzerine kuruludur zaten. Sevgili olamazlar onunla. Karı koca olamazlar. Değil iki aşık, iki arkadaş bile olamazlar fakat şunda inkar edemez Muhsin: ikisi birlikte hiç olmayan iki insan yaratmışlardır. Muhsin olmasaydı belki Selma, Selma olmazdı. Bir kere olsun ne ‘Selmacığım’ demiştir ne de ondan ‘canım’ lafını duymuştur. Gerçekten olan değil, şu laf arasında söylenen ‘canım’ lafından bahsediyoruz canım.

Dün yine dükkanı erken kapatmıştı Muhsin. Selma’nın banyoyu hazırlayacağını bildiği için, yüzünü bile yıkamadan çıkmıştı evden. Ömrü boyunca hiç birşeye heyecanlanmamış olan Muhsin, sabahın 6.45’inde dükkanının kepenklerini kaldırırken akşam beşe kaç saat olduğunu hesaplıyordu. 20 yıldır ilk defa sekiz dakikada gelmişti dükkanına. Düzenindeki bu bozulmanın nedenini anlayamayordu ve dükkanının her bir köşesinde bulunan saatlerden gözlerini ayıramıyordu. Akşam 7.30’dan önce Selma’nın kendisini eve almayacağını bildiği halde her hareketinde bir telaş vardı. Genç bir aşığın telaşından çok, ölümü bekleyen bir kanser hastasının sıkıntılı acelesiydi Muhsindeki. Acaba bir an önce ulaşmak istediği Selma’mıydı? Yoksa onda bulduğu başka bir şey mi?

Dün, bütün gününü saatlere bakarak geçirdi Muhsin. Sanki ne kadar uzun süre takip etse akrep ile yelkovanı, o kadar hızlı geçecekti o lanet saniyeler. Öyle ki, gelen müşterilerin burunlarına bile dikkat etmedi.

Bulutlu bir gün gibiydi Muhsin. Bir fırtınaya gebe fakat bir türlü rahatlayamamış bulutlu bir gün. Dükkanını bu sefer üç saat erken kapattı. Selma’ya gidene kadar bir saat sokaklarda yürümek istedi. Üç yıllık rutinindeki ilk değişimdi bu. İnsan, rutinlerle yaşayarak rastlantılara mümkün olduğunca az mahal vermek ister. Çünkü her rastlantı, ölüme eşitlenen denkleme yeni bir bilinmeyen ekler ve her bilinmeyen, bir sis tabakası oluşturur zamanın üzerinde.

Dükkanı kapatırken yanına bir not defteri ile bir kalem aldı. Ömrü boyunca alelade bir deftere müşterilerin isimleri, telefon numaraları ve borçlarından başka birşey yazmaya ihtiyaç duymamış olan Muhsin’in günlük hayatındaki bu değişimleri bir devrim sayılabilirdi. O, bunun farkında olmasa da rutinlerinin kölesi olmuştu ve dün ilk defa efendisine isyan etmişti. Biraz tarih kitabı karıştırmış olsaydı, büyük ya da küçük hiçbir devrimin kansız olmayacağını bilirdi. Hiç bir efendinin, asi kölesini cezalandırmadan yapamayacağını da.

İnsanoğlu, kontrol altında tutmak ister zamanı ve hayatın akışını. Herşeyde olduğu gibi, beceremez bunu da ve insanlık tarihi, büyük başarılardan çok, küçük beceriksizliklerle doludur. Herşeye hükmetme kibri alt olmaz hiçbir zaman ve aç gözünü doyuracak şeyler aramaya başlar. Böylece kontrol edebileceği ne varsa kontrol altında tutmaya çalışır. Yaptığı bütün planlar, zamanla egosunun savaşıdır aslında. Muhakkak ki sonunda galip gelen, zamandır. Her ne kadar o, bunu kabullenmeyi  bilmese de. Bu yüzden takvimleri, saatleri hatta milissaniyeleri uydurmuştur hiç gereği yokken.

Dün ise Muhsin, değil gününü kontrol altında tutmayı, nefes alış verişlerini bile kontrol edemz hale gelmişti. Kendi üzerine ateşlenmiş bir mermi gibiydi zaman. Daha da işkence etmek istercesine mümkün olduğunca ağır ilerliyordu hedefine. Onu durduramayacağını bilen Muhsin ise saniyeler geçtikçe daha da panikliyor, ne yürüdüğü yolların farkında oluyordu ne de yağan yağmurun.

Binaların arasında amaçsızca gezinmek, yaşamk için bile bir dürtü duymayan Muhsin için daha çok da önemli değildi. O ana kadar bir amaç güderek na yapmıştı ki zaten? Hem yürüyor, hem de yazıyordu. Sanki yağan yağmur, Muhsin’in kaleminden çıkıyordu ve yürürken arkasında akan, su değil mavi mürekkep seliydi. Yağmur, Muhsin yazdığı için yağıyordu sanki. Caddeler birden sokaklara ayrılıyordu ve elbette bunu da yazıyordu Muhsin. Ağaçlar yapraklarında kurtulmak istiyor, köpekler çöp konteynerlarını karıştırıyordu ve sokaklardaki diğer insanların hiç biri gökyüzüne bakmaya cesaret edemiyordu. Bunların hepsi, Muhsin yazdığı için oluyordu işte. Belki de aklına “ben yazdığım için mi yaşıyorum bu hayatı, yoksa bu hayatı yaşadığım için mi yazıyorum?” sorusunu getirse, kainatın ve Muhsin’in ve Selma’nın zamanlarına ve zihinlerine çöken sis tabakası yok olacaktı. Ne var ki Muhsin bunu bilemezdi. Bilseydi belki de ne Selma olacaktı, ne de Cuma günleri. Yazmaya devam etmeli ve son noktayı koymalıydı.

Vakit, henüz Selma’ya yarım saat vardı. Yağmur yağıyordu ve Muhsin, Selma’nın oturduğu apartmanın önünde buldu kendini. Hayır, o kendini bulmadı. Kendi öyküsü sürükledi onu buraya. Herkesin bir öyküsü vardır, değil mi? Hepsi de bizi bir yerlere sürükler. Üç aşağı beş yukarı, bir kapıdır orası. Son bir-iki sayfası kalmıştı defterinde ve kalem de eskisi gib canlı yazmıyordu artık. Can sıkntıları da böyle kalemler, defterler, Selmalar ve Muhsinler gibi tükenseydi ya!

Merdivenleri tırmanmaya başladı. Yağmur ıslatmıştı ve aynı zamanda terliydi. Üşümüyor, aksine yanıyordu. Selma’nın bulunduğu dairenin kapısına kadar geldi. Zil çalışmazdı Selma’nın dairesinde zaten. Kapıyı vurmak için indirdiği yumruğun kuvvetiyle açıldı kapı. Gündüzleri bile kapısını kilitleyen Selma’nın yapacağı iş değildi bu. Ev ise, her zaman görmeye alışkın olduğu ev değildi. Daha karanlıktı ve antreye açılan bütün kapılar kapalıydı. Soldaki ilk kapıya yöneldi. Kolu indirdiğinde ise kapı, tanıdık bir sokağa açıldı. Muhsin’in bakkalının olduğu sokaktı burası. Dükkanın önünde bir adam ve bir çocuk duruyordu. Çocuğun başı yerde, elleri önünde bağlanmış, adamın attığı tokatları yiyordu sessizce. Adam, çocuğun burnunu sıkabildiği kadar sıkıyor, çocuğu cezalandırıyordu. Yerde ise bir kasa kırılmış kola şişesi. Tanıdık geldi bu sahne Muhsin’e fakat, kapının ardına geçmeye korktu ve kapattı kapıyı. Deftere yazmayı bırakmıştı Muhsin. Artık, okuma sırasıydı anlaşılan.

Selma’ya seslenerek bir sonraki kapıya yöneldi. Selma’yı bir bulsa, herşey ya bitecek, ya da yeniden başlayacak gibiydi. Kestiremedi ne olacağını. Bir sonraki kapının ardında Selma’nın oturma odası olmalıydı. Kapı ise Selma’ya değil, babasından kalma annesinin meyve soyup, televizyon izlediği oturma odasına açıldı. Muhsin de oturmuş, annesinin soyduğu meyveleri yiyordu. Korkuyla kapattı kapıyı.

Sıradaki kapının ardında, kendini neyin beklediğini bilmeden dehşet içinde saldırdı kapının koluna. Hırıltılı sesler çıkararak, nefretle, sinirle açtı kapıyı. Bir erkek, bir de kadın vardı. El ele tutuşmuşlar. Arkalarında da başka bir adam var. 21 yaşında, Muhsin isminde ve babası yeni ölmüş bir bakkal. Diğer adamın boynu bükük, mahcup. Kadın ise “Üzgünüm Muhsin” diyor, üzülmüş gibi yaparak, özür diler gibi. Sonra da gidiyorlar.

Tüm bunları bir yerlerden hatırlıyordu Muhsin. Tanıdık sahnelerdi bunlar fakat, Selma’yı bulmalı. Bir bulabilseydi Selma’yı bitecekti hepsi. Sesi boğazını parçalar gibi bağırdı, Selma’ya seslendi. Yüzünü hatırlamaya çalıştı Selma’nın fakat, saatler geldi gözünün önüne. Annesinin soyduğu meyveler geldi, babasının burnunu sıkan elleri geldi, dükkanın kepenkleri geldi. Boğuluyordu Muhsin. Hatırlamaya çalıştı Selma’yı. Gözünün önünde canlanan ise bir yoldu, bir kaçış yolu.

Son kapıyı da açtı Muhsin. Bir hastane odası mı burası? Hastane odasında benzer bir bekleme odası belki de. Neyi bekler insan? Zaman beklemezken, ne beklemeye değer? Bekledikçe, sadece ölüme ulaşmaz mıydı insan? Öncesindekiler ise, sen ölümü beklerken esen rüzgarın önüne döktüğü kuru yapraklardan başka nedir ki? Masada ve duvarda saatler vardı. Akrep ve yelkovanları düşmüş fakat hala çalışan saatler. Tik-tak sesleri kulağında uğulduyordu.

Bir yatak vardı odada. Bir Muhsin yatıyordu. Yataktaki Muhsin’in elinde bir defter. Kendisininkiyle aynı. Yarı açık gözleriyle deftere bir iki kelime daha yazıp noktayı koydu yataktaki Muhsin. Kalemin kağıt üzerinde çıkardığı ses, bütün odayı dolaşıp Muhsin’in kulaklarını parçalayacak gibiydi. Oda biraz daha aydınlandı ve saat tik-takları sustu. Yataktaki Muhsin’in yarı açk gözleri kapandı.

Muhsin, yataktaki Muhsin’in elinden defteri alıp son sayfasını açtı. En küçük boşluğuna kadar doldurulmuş. Kendisininkini aradı, bulamadı. Işık, yavaş fakat kararlı bir şekilde yuttu bütün odayı ve içine çekti Muhsin’i. Bir yol serildi önünde. Çölün ortasında ufka ve ardında kimbilir nereye uzanan bir yol. Ufukta bir kadın silüeti gördü Muhsin. ‘Selma’ diye mırıldandı silüete bakarak. Selma değildi o belki ama yine de yürümeye koyuldu. Hem ne önemi vardı ki Selma olmasının? Kaçımız yürüdüğümüz yolda hayal ettiğimiz duraklardan geçebiliyoruz ki? Yürüyebilmekti önemli olan, kafa yormayı unutturacak yollarda yürümek. Elinde defter, son cümlelerini okudu yataktaki Muhsin’in:

“Sonuna nokta koyduğun her cümle, bitmiş değildir. Saatler durmadan yazmayı bırakamazsın ve yazdığını sandıkların, senin değil saatlerin sözleridir. Pek iyi şeyler yaşamadık zaten. Önemli olan; noktayı doğru kelimeden sonra koyabilmektir.”