Cemil’in Ölmediği Gün

Oturduğu yer bir kahve dükkanıydı fakat insanlar daha çok bir şeyler yiyordu. Evde yapılmayan şeylerden. Kahvenin muhabbete değil de kim bilir neye bahane olduğu bir dükkandı işte. İçeride sigara da içilmiyordu üstelik. Bu yüzden bir daha da geleceğini sanmıyordu.

Bir filtre kahve sipariş etti. Kolombiya olsa gerek. Her masanın üzerinde ilginç ısıtıcılardan bulunan terasına oturmuştu. O ayazda cehennem ateşine kafa tutarcasına çalışıyorlardı. Kahvesinin bahanesi sigaraydı, çünkü o tarz dükkanlarda ‘kendisiyle’ muhabbet edenler pek hoş karşılanmazlardı.

Minik bir sürahi içinde gelen kahvesini filtre ettikten sonra fincana döktü ve yanında getirdikleri çikolatayı ısırdı. Bitterdi. Kahve ise şekersiz, sütsüz.

Evde kendisinin yaptıklarından asla iyi değildi bu kahve ve Kolombiya denilince aklına böyle bir kahve de gelmezdi. Kolombiya daha çok neşeli insanları, kahve ise siyah beyaz filmleri çağrıştırırdı ona. Bir bağ kuramadan içmeye başladı kahvesini. Kahve, sadece bir kadın için kırmızıydı. Erkek için kırmızı olan ise ölümdü.

İlk yudumdan sonra sigarasını yakmak istedi. Çakmağı yanmıyordu. Böyle durumlarda kibrit taşımadığına kızardı çünkü kibrit, her zaman daha garantidir ve iki dudağın arasına girmiş bir sigarayı pakete geri koymak sigarayı ziyan etmektir. İçene ise bir huzursuzluk verir. Kahve acılaşır.

Bir kaç kez daha şansını denedi ve yanmayan çakmağın yerine burnunun dibinde beliriveren bir kibrit gördü. Kibriti tutan elin bir kadına ait olduğunu farketmesi için ikinci nefesi de ciğerlerine göndermesi gerekti.  Tedirgin oldu çünkü kendini bildi bileli kadınlar hep korkutmuştur onu ve yine kendini bildi bileli aşık olmaktan korktuğu bir kadın her zaman vardır etrafında. Zaten genel olarak bir erkeğin kafasını kurcalayan bir kadın her zaman vardır ve o kadınlar bunu anladıklarında ise hayatınızı kurcalamaya başlarlar.

Masaya oturdu kadın. Teklifsiz. Davetkâr. Bir süre konuşmadı. Kendinden emindi ve bir şeyler emanetti. Cemil’in ağzından yarım yamalak bir teşekkür çıktı. Kadın çantasında birşeyler ararken, başını hafifçe kaldırdı, gülümsedi ve “Sigaramı bulamıyorum.” dedi. Cemil bir sigara uzattı ve ardından eli çakmağına uzandı. Kadın çakmağa bakıp alaycı bir şekilde tekrar gülümsedi, kendi kibritiyle yaktı sigarasını. Cemil de bir erkekti ve her erkek gibi kendinden emin kadınlar karşısında eli ayağına dolaşırdı. Halbu ki kararsız ve telaşlı hallerini şirinliklerinin arkasına gizlemey eçalışan kadınları etkilemek daha kolaydı. Karar vermelerine yardımcı olurken şirinliklerine vurgu yaparsanız her şey yolunda gider.

Kadın sigarasının kül tablasına koydu, garsona seslendi. Bir Türk Kahvesi istedi. Şekerli. Garson gidince Cemil’in suratına “kim olduğumu merak etmiyor musun odun herif” der gibi baktı. Cemil lafa girdi;

–          Merhaba.

–          Merhaba.

–          Ben Cemil.

–          Biliyorum.

–          Nereden biliyorsunuz?

–          Bu sizi ilk görüşüm değil.

–          Kusura bakmayın çıkaramadım. Daha önce nerede görüşmüştük?

–          Sadece ben sizi görmüştüm.

Cemil’in cevabını beklemeden yine o aşağılayıcı tavrını takındı kadın ve başını çantasına gömdü tekrar. Çok ilginç bir durumdu aslında. Bu zamana kadar kadınları masasına oturtabilmek için zekasının bütün nimetlerinden faydalanmıştı Cemil ve bir kere o masaya oturtabilirse gerisi bir şekilde geliyordu. Şimdi ise kadın kendisi oturmuştu masasına. Ne yapması gerektiğini kestiremiyordu.

Kadının kahvesi geldiğinde Cemil’inki çoktan bitmiş, bir de limonata söylemişti. Böyle saçma bekleyişler her zaman susatır insanı. İlginç davrandığı gibi kadın, adını da biliyordu. Başka şeyler de biliyor muydu acaba kendisi hakkında? Bir kaç ay önce bir fahişe ile beraber olmuştu. O muydu? Karanlıktı o gece ve sarhoştu Cemil. Zaten sarhoş olmadan bir fahişenin sadece hikayesini dinleyebilirdi. O kadınla tek kelime bile konuşmadığını hatırlıyordu. Acaba bir şeye kızıp takip mi etmişti Cemil’i? Niye böyle birşey yapsın ki? İşi oydu onun. İlk ve muhtemelen sondu zaten o ilişki. Çünkü para verdiği zaman insan ‘sikişir’ sadece. Oysa hiç bir duygu besleyemeyeceği biriyle sevişilmemesi gerektiğini düşünürdü. En azından aşık olabileceği kadınlarla sevişmeyi tercih ederdi.

Kadın kahvesini bitirdi. Sigarasını söndürdü. Gözlerini Cemil’in suratına dikti ve bir şeyler arar gibi baktı bir müddet. Kadının kendine güveni, Cemil’inkinden besleniyordu sanki. Kadın bakışlarını indirmedikçe sömürüyordu Cemil’in ruhunu. Kadın saldırdıkça geri çekiliyordu. Boğazını temizliyor, cep telefonunu kontrol ediyor, tırnaklarının kenarlarındaki etleri koparıyordu ama bir anlığına bile olsa bakamıyordu suratına kadının. Limonatasını bitirmemek için, mümkün oldukça seyrek ve küçük yudumlar alıyordu bardaktan. O da biterse, hiç birşey bilmediği halde sözlüye kalkmış öğrenciler gibi kalacaktı karşısında. Kalkıp gidebilirdi fakat bu lanet kadın onu tanıyordu ve içindeki merakla karışık tedirginlik sandalyeye çivilemişti Cemil’i. Kadın tekrar konuşmaya başladı;

–          Benim kim olduğumu merak etmiyor musun Cemil?

–          Ediyorum.

–          Ama daha ismimi bile bilmiyorsun.

–          Nedir isminiz?

–          Bana neden hala siz demekte ısrar ediyorsun?

–          Çünkü tanımıyorum sizi.

–          Çok korkaksın.

–          Masama her gün tanımadığım bir kadın oturup beni tanıdığını söyleyerek kahve içmiyor.

–          Sen gerçekten benden korkuyorsun!

Tek kelime edemedi Cemil. Sinirlenip masadan kalkabilirdi fakat gerçekten bir korkak gibi hissediyordu o an. Bir de kadının suçluluk duygusu yaratan hesap soran tavrı vardı.

Cemil hala kadının kendisini tanıyor olmasını yarattığı çekimin etkisindeydi.  Yine konuşmaya başladı kadın;

–          Seni uzun zamandır takip ediyorum. Nerede yaşadığını, nerede çalıştığını biliyorum. Yalnız yaşadığını da.

Gece gözüne projektör tutulmuş tavşan gibiydi Cemil. Karşısındakinin belki de sonu olabileceğini bildiği halde bir an için bile olsa başka yere odaklayamıyordu düşüncelerini. Müptela olmuştu sanki. Bırakmak için illa ölmesi mi gerekiyordu?

Cemil;

–          Peki benden ne istiyorsunuz? Para mı? O kadar zengin değilim. Öyle bulunmaz bir yeteneğim ya da özelliğim de yok.  Sıradan bir insanım ben.

–          Eğer bir insan senin yaşına kadar gelebildiyse, hayatta kalmaya değmiş bir sebebi mutlaka vardır.

–          Ben henüz 32 yaşındayım. Orta yaşlı bile sayılmam. Hem beni korkutuyorsunuz.

–          Biliyorum bebeğim. Dedim ya, sen bir korkaksın.

Cemil mesafeyi korumaya çalıştıkça, kadın kendini beğenmişce yaklaşıyordu ona. Hemen şimdi bir adım atmazsa, kendini karanlık bir girdabın içinde bulabileceğini düşünüyordu. Hatta bir ara kadının Azrail olduğunu bile düşünmüştü. Eğer öyleyse, böylesine etkileyici bir ölüm hikayesini sadece ikisinin bilmesi ne kötü olurdu!  Eğer öyleyse, böyle bir kadın tarfından öldürülmek, ne kadar trajik olurdu!

İyice kırılmıştı cesareti Cemil’in. Dikkatini de toplayamıyordu kadının yüzüne bakmaya çalışırken. Tanrının varlığını sorguluyordu ya da salataya katılan nar ekşisinin yağına oranı üzerine kafa yoruyordu.  Kadın ona sağlı sollu girişmişti ve nakavtın geldiğini hissedebiliyordu. Maalesef atabileceği bir havlu da yoktu elinde.

Zihninde bazı sahneler yazıyor, prova alıyordu da bir türlü sahneleyemiyordu.  “Dalga mı geçiyorsun lan sen? Ne istiyorsun?”  diyordu bir tanesinde. Kadın ise “Adım Mehtap” diyordu, “Evin çok uzak mı?” Bir başkasında ise kadın, “Haytında bir kere bir fahişeyle yattın, onu da hamile bıraktın. Bir fahişeyi hamile bırakabilmek kolay iş değildir, helal olsun fakat şimdi bana kürtaj için para vereceksin yoksa çocuk doğduğu zaman derdini babalık davasında hakime anlatırsın.” diyordu.  ‘Belki de senarist falan olmalıyım’ diye düşündü Cemil. Çünkü kafasındaki teorinin pratiği sadece filmlerde olurdu. Yaşadığımız evrende ise hala bir bardak limonatayı en uzun sürede içme denemesi yapıyordu ve zorlasa en fazla yudum dört yudum daha çıkardı önündeki bardaktan.

Tanıdık birşeyler vardı kadında. Kokusu, vücudu ya da sesi miydi? İyice karışmıştı kafası. Yılan saçlı medusa gibi duruyordu kadın karşısında. Taş kesilmesi için gözlerinin içine de bakmasına gerek yoktu üstelik.  Ne kadar da aptalız biz erkekler! Ya kudururcasına bir yalnızlık oyunu oynarız kendi kendimize ya da bir kadının bizle kudurtana kadar oynamasına izin veririz. Ortasını bulabildiğimiz hemen hemen hiç birşey yoktur.

Limonata da bitmişti ve kadın masaya otuz lira para bıraktı. Kalktı, kolundan tuttu Cemil’i. Bir uçurumdu sanki kadın, yuttukça yutuyordu zamanı, mekanı, Cemil’in nefesini ve cesaretini. Tam ‘nereye gidiyoruz’ diye soracakken, kadın yine susturdu bakışlarıyla.  Kolunu sıkıp, çekiştirdikçe zaten karşı koyamayan Cemil, bir çocuğun elindeki uçan bir balona dönmüştü. İpi kadının ellerindeydi.

Dükkandan çıktılar, önce yavaş yavaş. Giderek adımları hızlanıyordu. Cemil çoktan bırakmıştı kendini zaten. Ne nereye gittikleri hakkında en ufak bir fikri vardı, ne de niçin gittikleri hakkında.  Zamanın dışındaydı sanki ve artık hiç birşey belleğine kaydolmamaya başlamıştı. Bölük pörçük ‘an’ kırıntıları, hızla geçilen sokaklar ve durmadan akan pencereler, akşamüstü karanlığı ve sokak lambaları, bir apartman, biraz merdiven, bir kapı, bir kilit, bir anahtar, kadının dudakları, uyku, kadının gözleri, kadının nefesi, korku …

Sonrası tümden kayıptı. Hiç olmamış gibi. Bir filmde izlenmiş hatırlanamayan bir sahne ya da bir deja vu gibi. Sanki dünya durdurulmuş da ve Cemil’in yeri değiştirilip tekrar oynatılmış gibiydi. Uyandı Cemil. Uykudan uyanır gibi değil, birden sağlığına kavuşmuş bir şizofren ya da, uzun süre sonra ilk defa denize giren bir çocuk gibi. Kendi odasındaydı. Kendi yatağının yanındaydı. Kendi masasının önündeki kendi sandalyesinde oturuyordu. Sandalyenin gıcırtısı bile aynıydı ve odadaki tek sesti. Ne yatağı bozulmuştu ne de ağzında limonata tadı vardı.  Değişik bir tattı ağzındaki ve tanımla deseler, ‘yaşam’ derdi düşünmeden. ‘Neden’ deseler açıklayamazdı.

Cüzdan, telefon, anahtar, sigara ve kibrit alıp çıktı evden. Ana cadde üzerindeki kahve dükkanının terasında üzerinde garip ısıtıcılar olan masalardan birine oturdu. Sıcaktı hava, çalışmıyordu ısıtıcılar. Bir filtre kahve sipariş etti. Kolombiya. Siyah beyaz. Sürahideki kahveyi filtre ettikten sonra önündeki kırmızı fincana döktü. İlk yudumdan sonra bir sigara çıkardı ve kibritle yaktı. Garip bir kutusu vardı kibritin. Bakkallarda satılanlara değil de eşantiyon olanlara benziyordu. Üzerinde el yazısıyla “Ben ne bir orospuyum, ne de ismim Mehtap. Sense, ne yazık ki, ölmek için çok iyisin.” yazıyordu.  “Henüz otuz iki yaşındayım” dedi Cemil kendi kendine “orta yaşlı bile sayılmam.” Bir daha buraya gelmeyi düşünmüyordu.

Reklamlar