Yürüyen Adam

Babam: Asabi bir adamdır. Onunla üç geçirseniz sürekli bir şeylere kızmak için yaratıldığını düşünebilirsiniz. Kötü bir baba değildir. Kötü bir arkadaş ve kötü bir eş de değildir. Sadece asabidir. Gazı bitmiş bir çakmak gibi bir an parlar fakat bir şey de yakmaz. Çöp kamyonlarına da başbakana kızdığı ölçüde kızabilir. Eğer bir gün ölürse, kaymağı çok seveni her şeye kızan ve her zaman haklı çıkan bir olarak kalacak. Bir keresinde seçimleri bile bilmişti. Sanırım giderek ona benziyorum. Ara sıra ben de haklı çıksam fena olmaz aslında.

Annem: Hayattaki en büyük mücadelesi dedemin ona koyduğu ismin yerine kendi beğendiği ismi çevresindekilere kabul ettirmektir. İkincisi ise babamı kızdırmadan eve yeni eşyalar alabilmektir. Çünkü babam her şeye kızdığı gibi buna da kızar ve annem her zaman evimizde değiştirilmesi gereken eşyalarımız olduğunu düşünür. Liseye kadar ev kızı, liseden sonra yani babamla evlendiği günden beri de ev hanımıdır. Ev, annemin dünyasıdır anlayacağınız. Ara sıra ona yüksek ev hanımı da derim.  Kızmaz bana. Ömründe maaş alarak çalıştığı tek gün olmamasına rağmen, hep parası vardır o eskimiş eşyaları değiştirmeye harcayacak. Bazen de üzülürüm anneme. Yıllardır çalışıyor evin dört bir yanında. Sabah çay demlemekle başlayan günlük maratonu, akşam dizi karşısında çayını içerken uyuyakalmasıyla son bulur.  Onu şefkatle uyandırıp yatağına götürerek ödemeye çalışırım yevmiyesini. Sabah çayımı demli koyarsa anlarım ödeyebildiğimi. Eğer bir gün ölürse… Anneler ölmemeli bence bu dünyada. Çünkü onlar ölürse babaların da yaşayabildiğini görmedim ben henüz.

Kemal: Şimdiye kadar üstesinden gelemediği şey yok gibidir. Belki bunda denediği şeylerin azlığının da bir faydası vardır fakat başarı oranı oldukça yüksektir yine de. Önemli olan da bu değil mi zaten? En başarılı olduğu nokta ise, çevresindekilere güzel hayaller kurdurup sonra onların bu hayallerin gerçekleşmeyeceğini farketmeleriyle hayal kırıklığına uğramalarıdır. Art niyetinden değil, gerçek olamayacak kadar güzel hayal kurabilmesidir sebebi . Var ile yok arası bir insan belki de sadece hayallerinde var olabilir çünkü. Hayal de kuramazsa yürünür mü o kaldırımlar?

Çok da zengindir aslında istediği her şeyi elde edebildiği için. Bu yüzden de çok şey istemez zenginliğini bozmamak adına. Eskiden iki günde bir, bir paket sigara alacak para yeter de artardı ona fakat son iki senedir, yani sürekli düşünerek yürümeye başladığından beri altı ayda bir, bir çift ayakkabı da alması gerekiyor artık.

Bir çok işletmenin aranan elemanıdır Kemal. Zincir konfeksiyon mağazalarında reyon sorumlusu, teknoloji marketlerde satış danışmanı ve tanıtım şirketlerinde saha sorumluluğu yapmayı iyi bilir. Her girdiği işten aldığı yaka kartlarını odasının sağına soluna asmıştır. Bu işlerden artan vakitlerinde ise mahallenin taksi durağında nöbete kalır.

Akşam yemeğini yedikten sonra dizi karşısında uyuyakalan annesini yatırmakla ona olan günlük borcunu ödeyip öyle çıkar taksiye. Madem sırası geldi; evet, Kemal benim.

Aslında adım İhsan Kemal fakat ben Kemal’i daha çok tercih ederim. Boş zamanlarımda sürekli yürürüm ve yürürken de düşünürüm. En çok annemi, ara sıra da babamı düşünürüm. Babamı sevmediğimden değil, zamanın da onu da çok düşündüm. Neden sürekli kızdığını bir türlü çözemediğimden sadece iyi bir insan olduğuna karar verdim ve daha da öteye geçemedim. Bilirsiniz, babalar erkek çocuklarına herşeylerini anlatmazlar. Anneler biraz daha açık sözlüdür.

Annemin de iyi bir insan olduğunu biliyorum. Ona ben karar veremezdim. Bir  yerde okumuştum; İnsan doğar doğmaz annesini tanırmış fakat babasının, babası olduğunu anlaması en az iki yılını alırmış. Annemi doğmadan önce de tanıdığım için iyi biri olduğundan emindim ve bence bu durum babamın iyiliğine karar verme gibi bir hakkı da veriyor bana. Sonuçta sonradan tanıştık onunla.

Babam bana sürekli iş bulur. İlk işimi askerden geldikten sonra, yani beş sene önce falan bulmuştu. Çok iyi hatırlıyorum. “Senin kendi başına bir bok yiyeceğin yok, iyisi mi sana bir iş bulalım.” demişti bir sabah kahvaltı sofrasında. Öğlene doğru bir iki ‘eski dostum’ dediği adamı arayıp ertesi gün de beni işe götürmüştü. Bilirsiniz, babalar bir yaştan sonra bütün meselelerini eski dostlarıyla hallederler. Bu, babamın beni bir yere son götürüşüydü. Ondan önce de üç kere götürmüştü. İlk okula, orta okula ve liseye başlarken. Hepsinde de yürümüştük. Belki de şimdi saatlerce yürümekten usanmayışımın sebebi de budur.

Annem ise hep kızardı babama beni okutmadı diye. Aslında bana kalırsa ben zaten yeterince okuyordum. Özellikle de geceleri taksi durağında müşteri beklerken. Bir keresinde onları mutfakta tartışırlarken duymuştum. Babam, “okuyacağını bilsem okutayım Remziye hanım”  demişti, “ama liseyi bile hocalarına yalvar yakar bitirttirdim. Tamam belki haylaz değil ama pek akıllı da değil bu Kemal iti.” Dedemin koyduğu ismi Remziye’ydi annemin ve o Neriman’ı tercih ederdi gayrı resmi olarak. Zaten Remziye’yi duyunca annem sinirle çıkmıştı mutfaktan. Ardını babam kendi kendine söylemişti.

O zaman çok kızmıştım babama fakat çabuk geçmişti sinirim. Giderek babama benziyorum sonuçta. Biraz akıllı olsaydım, en azından babamın istediği ölçüde akıllı olmanın nasıl bir şey olduğu hakkında bir fikrim olsaydı daha da kızmaya devam edeilirdim ama o an akıllı olmamanın kötü bir şey olup olmadığı konusunda biraz kararsız kaldığım için çok da üstünde durmadım.

Size neden bu kadar yürüdüğümü de anlatmak isterim. Bir gece yine durakta nöbetteydim. Zilin çalmasını beklerken sevdiğim şiirlerden okuyordum.

Ey iki adımlık yerküre senin

                               Bütün arka bahçelerini gördüm ben.”

demişti şair. Düşünüyordum; gerçekten de bu kadar küçük mü bu dünya diye. Oysa bizim mahallede bile taksimetre bir uçtan diğer uca yedi lira yazıyordu. Bir paket sigara parası. Ucuzundan alırsan iki de çay. Anlayamamıştım. Fazla da düşünme fırsatım olmadan taksi çağırma zili çalmıştı. Üç sokak ötedeki bizim evin altındaki kahvenin ziliydi çalan. Atladım taksiye gittim müşteriyi almaya. Kahvenin önüne gelince bizim evin penceresine şöyle bir baktım. Salonun ışığı yanıyordu hala. Babamdır diye düşündüm. Çünkü canı sıkkın olduğu gecelerde uyuyamaz ve sigara içerek televizyon seyreder sabaha kadar. Kan ter içinde kalmış bir müşteri bindi taksiye. “Nereye abi?” diye sordum. “Sen hele buradan bi uzaklaş da, yolda bakarız.” Ben de hareket ettim. Genelde bu saatte binenler gündüz tarifesi açmam için pazarlık ederler fakat o etmedi. Ben de gece açtım. İki sokak yukarı çıkınca onu otogara götürmemi istedi. Ben de götürdüm. Cüzdanını çıkardı ve bana bir yüzlük uzattı. Üstünü beklemeden indi gitti. Demek ki babam gibi bozuk para sevmeyen biriydi fakat babam her zaman para üstünü bekler. Ben de beklerim. Şaşırdım aslında. Çünkü huyları babama benzeyen adamlar nadir bulunurlar. En azından ben hiç rastlamadım.

Durağa dönerken bizim apartmanın önünde durdum. Hepi topu on yedi lira tutan taksi ücretinin geri kalanını bırakmak için eve çıktım. Bu saatte o kadar para ile sokaklarda dolaşamazdım. Hapishanelerin o para için cinayet işleyen insanlarla dolu olduğunu bilmek için benim kadar akıllı olsanız yeter. Çünkü filmlerde daha büyük paralar çalan hırsızların kendi polisleri vardır ve ben filmlere inanırım.

Dairemizin olduğu kata çıktığımda bizim dairenin kapısı açıktı. İçeri girdim. Holdeki ayna kırıktı. Ayna parçalarından bir annemin, diğeri ise babamın boynundaydı.  Uyur gibiydi ikisi de. Sarstım, uyanmadılar. Annem sanki elinde vişne suyuyla dizi izliyormuş da uyuya kalmış ve üzerine dökmüş gibiydi. Babamın elinde ise silahı duruyordu.  Ne yapacağımı bilemez bir halde öylece ayakta dikili kaldım. Uzun zaman öyle kalmış olmalıyım ki, sabah ezanı okunurken saatin kaç olduğunun farkına vardım. Aklımdan saçma sapan film sahneleri geçiyordu. Filmlerde hemen 911’i ararlar. Ben de 112’yi çevirdim. Annem ile babam ölmüş dedim telefondaki sese. On beş dakika sonra iki hemşire geldi eve. İkisine de baktılar ve “ölmüş”dediler bana. “Biliyorum” dedim. Aşağı indiler ve boydan boya fermuarlı siyah poşetlerle geldiler geri. Annemi ve babamı poşetlere doldurup aşağı indirdiler. Nereye götürdüklerini sormadım. Onlara ne yapacaklarını da. Sonra polisler geldi eve. Olayı gördüğüm kadarıyla anlattım onlara. Babamın cüzdanı kayıptı. Onun kimliğini tespit edemediler ilk başta fakat anneminkinden çıkarttılar onun da kimlik bilgilerini. Benimle konuşan polis telsize bildirdi durumu. Beni karakola götürdüler. Göz altında olmam gerekiyormuş cinayetleri benim işlemediğimden emin olana kadar.

Nezarethanede sarhoş ve yaşlı bir adam vardı benimler beraber. Bir köşeye oturdum ve düşünmeye başladım. Hem anne ve babamın ölümü, hem de onları benim öldürdüğümü düşünmeleri bütün dengemi alt üst etmişti. İnsanlar neden bana inanmıyorlardı ki? Bilmiyorlar mıydı yalan söyleyecek kadar akıllı olmadığımı. İnsanlığın bana olan borcunun her geçen gün arttığının farkında değiller miydi? Nasıl ödeyeceklerdi? Benim yerime yaşayarak mı?

Ertesi gün öğlene doğru beni çıkarttılar. Babamları öldüren adamı yakalamışlar. Babamdan borç para istemeye gelen eski bir dostunun oğluymuş. Onu da babası göndermiş kendisi gelemediğinden. Babam da vermeyince evde tartışmışlar. Babamın üzerine yürüyünce babam da onu itmiş ve yatak odasından silahını alıp gelmiş. Niyeti vurmak değilmiş çünkü boşmuş silahı. Korkutup kaçıracakmış. İyice korkan adam babamın kafasına kül tablasıyla vurmuş ve babam bayılmış. Öldüğünü sanınca kendisini gören annem de ihbar eder korkusuyla o boğuşmada kırılan aynanın bir parçasını annemin boğazına saplamış. O arada babamın ayıldığını görünce bir parça da onun boğazına. Adamı da şehirlerarası otobüte bir kimlik denetimi sırasında yakalamışlar. Üzerinden babamın kimliği çıkmış.

Bilirsiniz, babalar belli bir yaştan sonra bütün işlerini ‘eski dostlarıyla’ hallederler. Babam ölümü bile öyle halletmiş. Ayrıca anneler ölünce babalar da yaşayamazlar. Belli ki annemin öldüğünü gördükten sonra babam da anladı yaşayamayacığını. Dedim ya, gittikçe babama benziyorum diye. Kaymağı bile eskisinden fazla yemeye başladım.  Artık onun hissettiklerini az çok anlayabiliyorum ve her gece gelen çöp kamyonları artık daha fazla sinirlerimi bozuyor.

Karakoldan çıkarken, katili de nezarete götürüyorlardı. Yüzüne bakınca tanıdım. Bana verdiği yüz liranın üstünün hala cebimde olduğu geldi aklıma. Eve yürüyerek gittim o akşam. O zaman anladım yürümenin iyi geldiğini. O gün bu gündür de ne yollar bitti yürüye yürüye, ne de yürümek için sebeplerim.

Reklamlar