Çay Borcu

Parlak ışıklar altında yediği yemeği doyurmuştu onu. Doyurmuştu doyurmasına da kurtulmak istediği hissin açlık olmadığını da anlamıştı. Karnı doymuştu fakat aç olan başka birşeydi. Garsonu çağırdı ve hesap istedi. 25 lira gelmişti hesap. 30 lira bırakıp üstünü almadan çıktı lokantadan.  Arabasının koltuğuna oturdu ve yediği yemeken olsa gerek uyku bastırdı. Uyumak istemiyordu. Uyumamalıydı. Uyursa bir daha uyanamayacağını, belki de öleceğine inanmıştı nedense. Bu yüzden 3 gündür uykusuz ve evinden dışarıda geçiriyordu vaktini. Yediği yemeğin de etkisiyle iyice ağırlaşmıştı göz kapakları. Sigara içti. Fayda etmedi. Az ilerideki bakkaldan türk kahvesi, su ve enerji içeceği aldı. Arabasına geri döndü. Soğuk suda erittiği türk kahvesini ve enerji içeceğin içti. Faydası olur mu emin değildi fakat bir kamyon şoföründen duymuştu bunu. Uzun yola çıkmadan öncebu şekilde uykusuzluğa yenilmezlermiş. Aslında uyumamak için verdiği bütün bu çaba gereksizdi. Uyuduğunda öleceği düşüncesi zaten uyumasına engel oluyordu. Çünkü içindeki ölüm korkusunu en küçük hücrelerine dair duyumsuyordu. Kafur kokuyordu nefesi, teni. Dokunduğu herşeyde, yediği yemekte, içtiği sigarada, hatta 3 gündür seviştiği hayat kadınlarının göğüslerinde, servet avcısı üniversite öğrencilerinin sefil evlerinde alıyordu bu kokuyu. Her çarşaf bir kefeni andırıyordu ona adeta ve kadınların öldüklerinde pembe, erkeklerin ise mavi kefen ile gömüleceği yanılgısına kapılarak evinde yatağında üzerinde çantasında herhangi pembe birşey olan kadınlarla sevişmiyor, mavi gözlü erkeklerle tokalaşmıyordu bile. Belki de bu sebepten dolayı üzeindeki herşey siyahtı. Donuna kadar… Çoğunluğun siyah giydiği toplantılar genellikle ya cenaze törenleri, ya da sıkıcı insanların sıkıcı rakamlar hakkında konuştukları sıkıcı iş toplantıları olurdu ve cenaze törenlerinde beyaz giyinenlerin sadece ölüler olduğunu bildiği için özellikle kaçınmıştı beyazdan ve diğer renklerden. Şehrin sokaklarında amaçsızca gezerken herhangi bir yerinde mezarlık olan hiç bir mahalleden, hiç bir sokaktan geçmiyordu.

Arabada amaçsızca otururken vücudunun yorgunluktan motor fonksiyonlarını bile yerine getiremediğini, daha da kötüsü beyninin kendine oyun oynadığını farketmesi, omzundaki kaşıntıyı öksürerek gidermeye çalıştığını anlamasıyla olmuştu. Artık araba da kullanamazdı. Ölümden ölesiye korkarken araba kullanması bir intihar olmaz mıydı? Arabadan inip ara sokaklardan ana caddeye çıktı. Cadde boyunca yürürken yüksek binaların arkasında bir görünüp bir kaybolan öğle güneşi yorgun gözlerini iyice hırpalıyordu. Bir diğerinden oldukça küçük olan sol gözü iyice kurumaya, batmalar yapmaya ve yanmaya başlamıştı. Sol gözünün küçük olmasını yıllardır kendine dert etmesinden dolayı tanıştığı her insanın ilk önce gözlerini daha sonra kollarını, bacaklarını ve kadınların göğüslerini incelerdi. Biri diğerinden mutlaka büyük ya da uzun olurdu mutlaka. Başka bir takıntısı daha vardı fakat bunun sebebini yıllardır çözememişti. Gördüğü her ayaktaki parmakları sayardı yıllardır ve tek bir sefer bile beşten ne bir fazla ne de bir eksik çıkmıştı o çeşit çeşit parmaklar.

Caddede yürüdükçe sırtındaki kıyafetler tenine yapışmış ağda hissi veriyordu. Çıkarmaya kalksa derisinin de kıyafetleriyle beraber geleceğinden emindi. Bir müddet daha yürüdükten sonra eskiden sürekli uğradığı, gece 12’den sonra kumar oynatan kahvehanelerden birine girdi. Artık bilinciyle değil, içgüdüleriyle hareket ediyordu, çünkü bu kahveye üniversite yıllarından beri gelmemişti. Bir yandan çalışarak geçirdiği yoksul üniversite yıllarında en ucuz çayı veren, şeker konusunda sıkıntı çıkarmayan ve paraları olmadığında ise hiç ödenmemek üzere veresiye yazdırabilecekleri  tek kahvehane burasıydı şehirde. Neden buraya gelmişti şimdi durup dururken? Bunca yıldır neden gelmediği belliydi; artık çay değil filtre kahve içiyordu. Belki de ödenmemiş bir kaç bardak çay borcu vardı da ödemeden ölmek istemiyordu. Yahut yıllardır görmediği sınıf arkadaşları yine dördüncü bulamamışlardı ihaleye! Merdivenlerden yuları çıkarken gördüğü hayat kadını hemen yapıştı yakasına. Öyle her yakaya, özellikle de yıpranmış ve her halinden ya memur ya da işçi olduğu belli olan yakalara yapışmayan, bir nevi seçici geçirgen bir fahişeydi. Canı çekmedi değil kadını ama artık öleceğine göre seviştiği en son kadının bir anlamı olmalıydı. En azından yatakta onu ölü bulacak kadın yerdeki pantolonunda cüzdanını değil de ambulansı arayacak kadar hatırlı biri olmalıydı. Kadını kulağını öpmeye çalışırken itti kadını ve ‘siktir git, orospu’ diye bağırdı. Merdivenlerin geri kalanını tırmanırken ‘bir hayat kadını olsaydım ve bana orospu diyerek siktir çekselerdi ne hissederdim’ diye düşündü. Şu an için belki de en önemli meselesiydi bu. O hayat kadınını kırmış mıydı? Bir orospunun kendisine orospu denilmesine kırılmaya hakkı var mıydı? ‘Yoktur’ dedi kendi kendine ve terasa çıktığında eski kahvenin kapandığını farketti. Koca terasta bir masa, bir sandalye ve bir vergi dairesi arşivini dolduracak kadar defter vardı. Masaya oturdu. Güneş tam karşıdan geliyordu. Gözünün içinde doğmuş gibi gözüne parlayan güneşi ardına almaya cesaret edemedi.  Uyumasına engel oluyordu. Kendini oyalayacak bir şeyler ararken, defterlerden birini aldı eline. Rastgele açtığı bir sayfada gördüğü şey, uyanık olsaydı yerinden zıplatırdı belki fakat bu durumda sadece ağzının bir iki milimetre daha açılmasına neden oldu. Çevirdiği her sayfada hepsi birbirinden farklı kendi fotoğraflarını gördü. Hepsi vesikalık ve her biri ayrı pozda. Ne ismi yazılıydı, ne de herhangi bir tarih. Karşısında sadece içip de parasını ödemediği çaylar. Her bir çay sağa yatık bir çizgiyle belirtilmişti. Bütün defter bu çizgilerle doluydu. Diğer defterlerden birine uzandı. Yine aynı adamın farklı resimleri ve yine aynı çizgiler. Binlerce, milyonlarca, belki de milyarlarca sağa yatık çizgi… Çıldırırdı bu defterleri görünce çıldırmasına ama çıldırma hakkını uykusuzluğa harcamıştı çoktan. Hangi deftere elini atsa fotoğraflar ve çizgiler geliyordu gözünün önüne. Elleri tozdan grileşmişti ve örümcek ağları kokusunu hissedebiliyordu. Defter yığınının en üstündeki ve en yeni olam defteri aldı eline. Arasında bir kalem olan bu kareli defter in de bütün kareleri sağa yatık çizgiler ile doluydu. Sadece en son sayfadaki en son kare boş. Önüne döndüğünde bir bardak çayı vardı. Soğuk. Sanki yıllardır orada onu bekliyordu. Demlendikçe demlenmiş. Şekerleri küflenmiş. Son kareye bir çizgi daha çekti günahların hesabını tutan melek edasıyla ve çayı dikti kafasına. Acı mıydı çay? Hayır. Eğer parayı alacak birileri olsaydı etrafınde hemen oracıkta ödeyiverirdi eski çayların parasını ama yoktu işte. Arkasında bir sıcaklık hissettiğinde döndü arkasına. Bütün defter yığını alev almış, yanıyordu. Alevlerin arkasında hayal meyal seçebildiği eski oyun arkadaşları. Ellerinde kibritleri. Yıllar önce bıraktığı şekilde üç günlük sakalları, ütüsüz gömlekleriyle. Bütün gün gözüne batan güneş battı da karanlığı aydınlatan tek şey olarak yanan defterler kaldı geriye. Hiç tutulmamış olmasını dilediği deferler. Ateşi söndürmek isterdi çoktan ama şöyle bir düşündü; şimdiye kadar kim, hangi ateşi söndürebilmişti ki? Daha fazla dayanamadı arkasından vuran aydınlığa ve uyudu.

Reklamlar

Ah Olsa, Ama Olmaz!

Ah bebeğim ne kadar isterdim bir bilsen bir roman kahramanı olmanı. Gelmiş geçmiş bütün acıları ve bütün sevinçleri içinde saklayan. Bir seri katile hayran ve tırnakları yenmekten ufacık kalmış, parmak uçları şişmiş bir yan karakter. Gölgesinde hep baş karakterin. Satır aralarında arasam seni de bulsam bir soru işaretinin kıvrımında uyurken.

Ruh ikizim olsan aynı yemekleri yesek ve hatta birbirimizi konuşmadan anlasak.  Konuşmadan anlaşsak. Yalansız ve yalansız olduğu kadar da yapmacık, samimiyetsiz olmasak. Bir örnek papuçlarımızla arz-ı endam etsek. Senin aldığın nefesi ben versem. Desem ki “ Gökler gürledikçe vardır ve en çok dallarına yıldırım düşmüş bir ağaç bilir yaşamak için bedel ödemenin ne olduğunu.” Ödesem bedelimi. Kolumu kırsan kanat yapsan uçmak için can atan zamanımıza, anımıza, ânımıza ve yollasan en başına o anların!

Olmaz sevgilim, olmaz.

Ne sen roman kahramanısın, ne de ben iyi bir okurum. Ne satır aralarında bulabilirm ben seni, ne ezberimde tutarım noktalanmış ismini.

Hadi diyelim oldu bir ihtimal.

Ermez sevgilim, ermez.

Ne hayra ne de mutlu sona ereriz biz seninle.

İkimizden biri bir mezar başında beklemeyecek olsa, belki bir ihtimal.

Bir de böyle düşününce hiç değilse saçma olmasa. Ama öyle!