Bir Yolculuk Hikayesi

Cuma günleri bu bakkal dükkanı mutlaka iki saat erken kapanır. Hemen hemen üç yıldır, bu durum böyle devam etmektedir. Ertesi gün haftasonu olduğundan bütün mahalleli alışveriş merkezlerinden karşılar ihtiyaçlarını ve o saatten sonra da pek kimse uğramaz zaten.

Bu fırsattan istifade, meslektaşlarına göre oldukça genç sayılabilecek bakkal Muhsin, Cuma günleri dükkanını erken kapatıp Selma’nın evine gider. Selma da bilir onun geleceğini. Sofrasını hazır eder. Her gittiğinde rakı içmez Muhsin ama Selma yine de rakısını soğutur, buzunu hazırlar.

Önceleri kendi rakısını ve mezesini kendi götürürdü Muhsin fakat, Selma niyeyse bu işe karşı çıktı ve Muhsin de bir daha eline bir şey alıp gitmedi. Her ay bin lira gönderir Selma’nın hesabına Muhsin. Ayda dört kere gittiğine göre geceliği 250 liraya gelir fakat bu gariban bakkala koymaz bu para. Rahmetli babasından kalma dükkanı işletmektedir çünkü. Çocukluğunun, gençliğinin ve orta yaşlarının geçtiği, ömrünün son demlerini de çalacak gibi görünen bu dükkana kirara da ödemediğine göre, fazladan kazandığı bir para gözüyle bakar buna. Hem evli olsa karısının masrafı, Selma’nınkinden kat kat fazla olacaktır. Her türlü zaman dönümleri, doğumlar, anne baba ziyaretleri derken astarı yüzünü geçecektir zaten.

Muhsin, 32 yaşında babadan kalma bakkal dükkanını işletir. Babasından kalma evde, babasından kalan annesiyle yaşar. Haftanın yedi gününü dükkanda peynir kesip, para üstü sayarak, altı gecesini televizyon karşısında annesinin soyduğu portakalı, elmayı yiyerek ve bir gecesinin de Selma’nın evinde bazen rakı, bazen cigara içerek ama mutlaka sevişerek geçirir.

Selma, 43 yaşında bir kadındır. Bir meslekle, bir karakterle tanımlayamayız onu. Yıllar önce gençken bir kez evlenmiştir. Kendisinden 13 yaş büyük bir adamla beş senedir evliyken, yani Selma 24 yaşındayken kocası gitmiştir. Ölüp ölmediğini bilmez Selma. Niye gittiğini, nereye gittiğini, dönmek için mi yoksa gitmek için mi gittiğini de bilmez. Gittiği günden beri bir gün olsun beklememiştir dönmesini. Kocası yok olduğundan beri adını ağzına bir kere almıştır, o da babasından kalma dul aylığını alabilmek için boşanma davası sırasında hakime söylediğinde.

Hakim insaflı adam çıkmış da, kocasının evini Selma’nın üzerine yapmıştır. Şimdi yıllardır o evde misafirlerini ağırlamaktadır Selma. Bir adama âşık olduğunu anladığı an, ona hiçbir şey belli etmez ve ne yapar, ne eder onu elde eder. Haftanın belli bir günü dışında görüşmez onunla. Evinden başka bir yerde de görüşmez. Bedavaya da görüşmez. Aynı anda iki erkekle de görüşmez ve anlaştıkları ücretin ne bir kuruş eksiğini, ne de bir kuruş fazlasını kabul eder. Şimdiye kadar görüşme sırasını haftada iki güne çıkarmak için iki katı ücret teklif edenler, hiç hesapta yokken evlenme teklif edenler ve başkasıyla evli olduğunu gizleyenler olmamaış değildir fakat, bunları öğrendiği an paralarını iade edip, onlarla görüşmeyi kesmiştir. Selma’nın tek istediği bir orospu yerine konulmamaktır. Onun derdi, giden erkeklerden kendisinin de birşeyler almış olmasıdır. Çünkü giden ya da gidecek erkeklerin çoğunu kadınlarını kaybetmek, paralarını kaybetmek kadar üzmez.

Son 3 yıldır ise Muhsinle beraberolur Selma her Cuma günü. Muhsin ise biraz takıntılı bir adamdır. Ağız şapırtısına tiksindiği kadar hiç birşeyden tiksinmez. Bu y üzden yemeklerini genellikle yalnız yer. Cuma akşamları Selma onunla yemek yemez. Masada oturur ve Muhsin’e hizmet eder, onunla havadan sudan sohbetler eder fakat tek lokma yemez onunla. Bir erkekle ne kadar az şey paylaşırsa, o adam gittiğinde hatırlanacak şeylerin o kadar az olduğunu düşünür.

Muhsin, insanların burunlarına verdiği önemi başka hiç birşeye vermez belki de. Bütün mahalleliyi burnuyla tanır. Çirkin burunlulara ise iyi davranmaz kendine göre. Kasadaki bütün yıpranmış ve buruşmuş paraları büyük burunlulara verir örneğin. Burnu kıllı olanlara ise sütün, yoğurdun son kullanma tarihleri yaklaşmış olanları satar. Bu tepkisini şimdiye kadar anlayıp burnuna bir çeki düzen vermeyi düşünenler olmuş mudur, bilinmez. Kim bilebilir ki içtiği bozuk sütten dolayı midesi bozulduğunda bunun asıl sebebinin burnundaki kıllar olduğunu? Şöyle bir düşünün isterseniz; dünyanızda canınızı sıkan fakat sebebini bilmediğiniz ne çok şey vardır. Bir şeyin sebebini bilmemeniz, onun bir sebebi olmadığı anlamına gelmez. Başınıza gelen her şey için dönüp aynaya bakmanızda fayda vardır.

Ayrıca Muhsin’in hassas olduğu bir diğer nokta da zamandır. Dükkanında, bir bakkal dükanında olması gerekenden çok saat vardır. Dükkan kapısını açar açmaz karşısında gördüğü bir duvar saati, televizyon izlerken görebileceği ve televizyonun üzerinde duran bir masa saati, yazar kasanın elektronik saati, cebinden taşıdığı ve herşeyi gibi babadan kalma köstekli bir cep saati, kolundaki kol saati ve cep telefonunun saati… Belki de 20 yıldır her sabah evden dükkana kaç dakikada yürüdüğünü ölçer Muhsin. Hava ve yol şartlarına bağlı olarak 10 ile 13 dakika arasında değişmektedir. Yıllardır bir kere bile ne 9 dakikaya düşmüştür bu süre, ne de 14 dakikaya çıkmıştır. Zamanını bilmediğinde içine düştüğü çaresizlik ve ne yapacağını bilememezlik hissi Muhsin’e ölümü hatırlatır. Ona göre kabir azabı denilen şey, zamanın geçtiğini farkında olmadan yüz yıllarca karanlık bir boşlukta süzülmekten ibarettir. Bu ise her yerini saatle doldurmaya yetecek kadar korkunçtur Muhsin için.

Bazen, insanın içinde hiç birşey olmayacakmış gibi bir his belirir. Koca evrende tek bir ağaç yaprağı kıpırdamayacak ya da o an geceyse gece, gündüzse gündüz hiç bitmeyecekmiş gibi hisseder. Bir adım daha atamayacağı ve her şeyin öyle ya da böyle yarım kalacağı, onlarca yarımın toplamındansa bir tam etmeyeceği endişesi köstebeğin toprak altında labirentler kurması gibi insanın zihnini ele geçirmeye başlar. Köstebek gibi kör bir histir bu. Nereyi eşeleyeceği belli olmaz.

Muhsin de yıllardır bu düşünceyle yaşamaktadır. İyi ya da kötü olan her şeyin mutlaka yarım kalacağı düşüncesi, elinde yarısı dahi yaşanmamış bir hayat olarak öylece durur. İyi şeyler hiçbir zaman yarım kalmamalıdır. Yarım kalan o güze şeyi tamamlama gibi beyhude bir çabayla geçiverir insanın ömrü. Kötü şeyler ise mutlaka bitmelidir. Çünkü yarım kalmış bir şey, aynı zamanda devam eden birşey anlamına da gelmektedir. Bitmiş kötülükler sadece bir anı olarak kalabilir insanın hatırasında. Hatta kimileri, kavgada edindikleri yaralarıyla övünen bir dövüşçü edasıyla hatırlayıp, sağda solda gösteriverirler. Oysa yarım kalmış kötülükler, ormanın karanlığı gibidir. Üstünüze yapıştığını hissedersiniz.

Şimdiye kadar bu hisle idare etmeyi öğrenmiştir Muhsin. Yarım kalmaması için, yeni hiç birşeye başlamaz. Bu yüzden ne bir gün aksatmıştır Selma’ya olan ziyaretlerini, ne de bir gün özlemiştir onu. Selma onun için hiç olmayan bir evrendir. İlişkileri de olmamak üzerine kuruludur zaten. Sevgili olamazlar onunla. Karı koca olamazlar. Değil iki aşık, iki arkadaş bile olamazlar fakat şunda inkar edemez Muhsin: ikisi birlikte hiç olmayan iki insan yaratmışlardır. Muhsin olmasaydı belki Selma, Selma olmazdı. Bir kere olsun ne ‘Selmacığım’ demiştir ne de ondan ‘canım’ lafını duymuştur. Gerçekten olan değil, şu laf arasında söylenen ‘canım’ lafından bahsediyoruz canım.

Dün yine dükkanı erken kapatmıştı Muhsin. Selma’nın banyoyu hazırlayacağını bildiği için, yüzünü bile yıkamadan çıkmıştı evden. Ömrü boyunca hiç birşeye heyecanlanmamış olan Muhsin, sabahın 6.45’inde dükkanının kepenklerini kaldırırken akşam beşe kaç saat olduğunu hesaplıyordu. 20 yıldır ilk defa sekiz dakikada gelmişti dükkanına. Düzenindeki bu bozulmanın nedenini anlayamayordu ve dükkanının her bir köşesinde bulunan saatlerden gözlerini ayıramıyordu. Akşam 7.30’dan önce Selma’nın kendisini eve almayacağını bildiği halde her hareketinde bir telaş vardı. Genç bir aşığın telaşından çok, ölümü bekleyen bir kanser hastasının sıkıntılı acelesiydi Muhsindeki. Acaba bir an önce ulaşmak istediği Selma’mıydı? Yoksa onda bulduğu başka bir şey mi?

Dün, bütün gününü saatlere bakarak geçirdi Muhsin. Sanki ne kadar uzun süre takip etse akrep ile yelkovanı, o kadar hızlı geçecekti o lanet saniyeler. Öyle ki, gelen müşterilerin burunlarına bile dikkat etmedi.

Bulutlu bir gün gibiydi Muhsin. Bir fırtınaya gebe fakat bir türlü rahatlayamamış bulutlu bir gün. Dükkanını bu sefer üç saat erken kapattı. Selma’ya gidene kadar bir saat sokaklarda yürümek istedi. Üç yıllık rutinindeki ilk değişimdi bu. İnsan, rutinlerle yaşayarak rastlantılara mümkün olduğunca az mahal vermek ister. Çünkü her rastlantı, ölüme eşitlenen denkleme yeni bir bilinmeyen ekler ve her bilinmeyen, bir sis tabakası oluşturur zamanın üzerinde.

Dükkanı kapatırken yanına bir not defteri ile bir kalem aldı. Ömrü boyunca alelade bir deftere müşterilerin isimleri, telefon numaraları ve borçlarından başka birşey yazmaya ihtiyaç duymamış olan Muhsin’in günlük hayatındaki bu değişimleri bir devrim sayılabilirdi. O, bunun farkında olmasa da rutinlerinin kölesi olmuştu ve dün ilk defa efendisine isyan etmişti. Biraz tarih kitabı karıştırmış olsaydı, büyük ya da küçük hiçbir devrimin kansız olmayacağını bilirdi. Hiç bir efendinin, asi kölesini cezalandırmadan yapamayacağını da.

İnsanoğlu, kontrol altında tutmak ister zamanı ve hayatın akışını. Herşeyde olduğu gibi, beceremez bunu da ve insanlık tarihi, büyük başarılardan çok, küçük beceriksizliklerle doludur. Herşeye hükmetme kibri alt olmaz hiçbir zaman ve aç gözünü doyuracak şeyler aramaya başlar. Böylece kontrol edebileceği ne varsa kontrol altında tutmaya çalışır. Yaptığı bütün planlar, zamanla egosunun savaşıdır aslında. Muhakkak ki sonunda galip gelen, zamandır. Her ne kadar o, bunu kabullenmeyi  bilmese de. Bu yüzden takvimleri, saatleri hatta milissaniyeleri uydurmuştur hiç gereği yokken.

Dün ise Muhsin, değil gününü kontrol altında tutmayı, nefes alış verişlerini bile kontrol edemz hale gelmişti. Kendi üzerine ateşlenmiş bir mermi gibiydi zaman. Daha da işkence etmek istercesine mümkün olduğunca ağır ilerliyordu hedefine. Onu durduramayacağını bilen Muhsin ise saniyeler geçtikçe daha da panikliyor, ne yürüdüğü yolların farkında oluyordu ne de yağan yağmurun.

Binaların arasında amaçsızca gezinmek, yaşamk için bile bir dürtü duymayan Muhsin için daha çok da önemli değildi. O ana kadar bir amaç güderek na yapmıştı ki zaten? Hem yürüyor, hem de yazıyordu. Sanki yağan yağmur, Muhsin’in kaleminden çıkıyordu ve yürürken arkasında akan, su değil mavi mürekkep seliydi. Yağmur, Muhsin yazdığı için yağıyordu sanki. Caddeler birden sokaklara ayrılıyordu ve elbette bunu da yazıyordu Muhsin. Ağaçlar yapraklarında kurtulmak istiyor, köpekler çöp konteynerlarını karıştırıyordu ve sokaklardaki diğer insanların hiç biri gökyüzüne bakmaya cesaret edemiyordu. Bunların hepsi, Muhsin yazdığı için oluyordu işte. Belki de aklına “ben yazdığım için mi yaşıyorum bu hayatı, yoksa bu hayatı yaşadığım için mi yazıyorum?” sorusunu getirse, kainatın ve Muhsin’in ve Selma’nın zamanlarına ve zihinlerine çöken sis tabakası yok olacaktı. Ne var ki Muhsin bunu bilemezdi. Bilseydi belki de ne Selma olacaktı, ne de Cuma günleri. Yazmaya devam etmeli ve son noktayı koymalıydı.

Vakit, henüz Selma’ya yarım saat vardı. Yağmur yağıyordu ve Muhsin, Selma’nın oturduğu apartmanın önünde buldu kendini. Hayır, o kendini bulmadı. Kendi öyküsü sürükledi onu buraya. Herkesin bir öyküsü vardır, değil mi? Hepsi de bizi bir yerlere sürükler. Üç aşağı beş yukarı, bir kapıdır orası. Son bir-iki sayfası kalmıştı defterinde ve kalem de eskisi gib canlı yazmıyordu artık. Can sıkntıları da böyle kalemler, defterler, Selmalar ve Muhsinler gibi tükenseydi ya!

Merdivenleri tırmanmaya başladı. Yağmur ıslatmıştı ve aynı zamanda terliydi. Üşümüyor, aksine yanıyordu. Selma’nın bulunduğu dairenin kapısına kadar geldi. Zil çalışmazdı Selma’nın dairesinde zaten. Kapıyı vurmak için indirdiği yumruğun kuvvetiyle açıldı kapı. Gündüzleri bile kapısını kilitleyen Selma’nın yapacağı iş değildi bu. Ev ise, her zaman görmeye alışkın olduğu ev değildi. Daha karanlıktı ve antreye açılan bütün kapılar kapalıydı. Soldaki ilk kapıya yöneldi. Kolu indirdiğinde ise kapı, tanıdık bir sokağa açıldı. Muhsin’in bakkalının olduğu sokaktı burası. Dükkanın önünde bir adam ve bir çocuk duruyordu. Çocuğun başı yerde, elleri önünde bağlanmış, adamın attığı tokatları yiyordu sessizce. Adam, çocuğun burnunu sıkabildiği kadar sıkıyor, çocuğu cezalandırıyordu. Yerde ise bir kasa kırılmış kola şişesi. Tanıdık geldi bu sahne Muhsin’e fakat, kapının ardına geçmeye korktu ve kapattı kapıyı. Deftere yazmayı bırakmıştı Muhsin. Artık, okuma sırasıydı anlaşılan.

Selma’ya seslenerek bir sonraki kapıya yöneldi. Selma’yı bir bulsa, herşey ya bitecek, ya da yeniden başlayacak gibiydi. Kestiremedi ne olacağını. Bir sonraki kapının ardında Selma’nın oturma odası olmalıydı. Kapı ise Selma’ya değil, babasından kalma annesinin meyve soyup, televizyon izlediği oturma odasına açıldı. Muhsin de oturmuş, annesinin soyduğu meyveleri yiyordu. Korkuyla kapattı kapıyı.

Sıradaki kapının ardında, kendini neyin beklediğini bilmeden dehşet içinde saldırdı kapının koluna. Hırıltılı sesler çıkararak, nefretle, sinirle açtı kapıyı. Bir erkek, bir de kadın vardı. El ele tutuşmuşlar. Arkalarında da başka bir adam var. 21 yaşında, Muhsin isminde ve babası yeni ölmüş bir bakkal. Diğer adamın boynu bükük, mahcup. Kadın ise “Üzgünüm Muhsin” diyor, üzülmüş gibi yaparak, özür diler gibi. Sonra da gidiyorlar.

Tüm bunları bir yerlerden hatırlıyordu Muhsin. Tanıdık sahnelerdi bunlar fakat, Selma’yı bulmalı. Bir bulabilseydi Selma’yı bitecekti hepsi. Sesi boğazını parçalar gibi bağırdı, Selma’ya seslendi. Yüzünü hatırlamaya çalıştı Selma’nın fakat, saatler geldi gözünün önüne. Annesinin soyduğu meyveler geldi, babasının burnunu sıkan elleri geldi, dükkanın kepenkleri geldi. Boğuluyordu Muhsin. Hatırlamaya çalıştı Selma’yı. Gözünün önünde canlanan ise bir yoldu, bir kaçış yolu.

Son kapıyı da açtı Muhsin. Bir hastane odası mı burası? Hastane odasında benzer bir bekleme odası belki de. Neyi bekler insan? Zaman beklemezken, ne beklemeye değer? Bekledikçe, sadece ölüme ulaşmaz mıydı insan? Öncesindekiler ise, sen ölümü beklerken esen rüzgarın önüne döktüğü kuru yapraklardan başka nedir ki? Masada ve duvarda saatler vardı. Akrep ve yelkovanları düşmüş fakat hala çalışan saatler. Tik-tak sesleri kulağında uğulduyordu.

Bir yatak vardı odada. Bir Muhsin yatıyordu. Yataktaki Muhsin’in elinde bir defter. Kendisininkiyle aynı. Yarı açık gözleriyle deftere bir iki kelime daha yazıp noktayı koydu yataktaki Muhsin. Kalemin kağıt üzerinde çıkardığı ses, bütün odayı dolaşıp Muhsin’in kulaklarını parçalayacak gibiydi. Oda biraz daha aydınlandı ve saat tik-takları sustu. Yataktaki Muhsin’in yarı açk gözleri kapandı.

Muhsin, yataktaki Muhsin’in elinden defteri alıp son sayfasını açtı. En küçük boşluğuna kadar doldurulmuş. Kendisininkini aradı, bulamadı. Işık, yavaş fakat kararlı bir şekilde yuttu bütün odayı ve içine çekti Muhsin’i. Bir yol serildi önünde. Çölün ortasında ufka ve ardında kimbilir nereye uzanan bir yol. Ufukta bir kadın silüeti gördü Muhsin. ‘Selma’ diye mırıldandı silüete bakarak. Selma değildi o belki ama yine de yürümeye koyuldu. Hem ne önemi vardı ki Selma olmasının? Kaçımız yürüdüğümüz yolda hayal ettiğimiz duraklardan geçebiliyoruz ki? Yürüyebilmekti önemli olan, kafa yormayı unutturacak yollarda yürümek. Elinde defter, son cümlelerini okudu yataktaki Muhsin’in:

“Sonuna nokta koyduğun her cümle, bitmiş değildir. Saatler durmadan yazmayı bırakamazsın ve yazdığını sandıkların, senin değil saatlerin sözleridir. Pek iyi şeyler yaşamadık zaten. Önemli olan; noktayı doğru kelimeden sonra koyabilmektir.”

Reklamlar

Cemil’in Ölmediği Gün

Oturduğu yer bir kahve dükkanıydı fakat insanlar daha çok bir şeyler yiyordu. Evde yapılmayan şeylerden. Kahvenin muhabbete değil de kim bilir neye bahane olduğu bir dükkandı işte. İçeride sigara da içilmiyordu üstelik. Bu yüzden bir daha da geleceğini sanmıyordu.

Bir filtre kahve sipariş etti. Kolombiya olsa gerek. Her masanın üzerinde ilginç ısıtıcılardan bulunan terasına oturmuştu. O ayazda cehennem ateşine kafa tutarcasına çalışıyorlardı. Kahvesinin bahanesi sigaraydı, çünkü o tarz dükkanlarda ‘kendisiyle’ muhabbet edenler pek hoş karşılanmazlardı.

Minik bir sürahi içinde gelen kahvesini filtre ettikten sonra fincana döktü ve yanında getirdikleri çikolatayı ısırdı. Bitterdi. Kahve ise şekersiz, sütsüz.

Evde kendisinin yaptıklarından asla iyi değildi bu kahve ve Kolombiya denilince aklına böyle bir kahve de gelmezdi. Kolombiya daha çok neşeli insanları, kahve ise siyah beyaz filmleri çağrıştırırdı ona. Bir bağ kuramadan içmeye başladı kahvesini. Kahve, sadece bir kadın için kırmızıydı. Erkek için kırmızı olan ise ölümdü.

İlk yudumdan sonra sigarasını yakmak istedi. Çakmağı yanmıyordu. Böyle durumlarda kibrit taşımadığına kızardı çünkü kibrit, her zaman daha garantidir ve iki dudağın arasına girmiş bir sigarayı pakete geri koymak sigarayı ziyan etmektir. İçene ise bir huzursuzluk verir. Kahve acılaşır.

Bir kaç kez daha şansını denedi ve yanmayan çakmağın yerine burnunun dibinde beliriveren bir kibrit gördü. Kibriti tutan elin bir kadına ait olduğunu farketmesi için ikinci nefesi de ciğerlerine göndermesi gerekti.  Tedirgin oldu çünkü kendini bildi bileli kadınlar hep korkutmuştur onu ve yine kendini bildi bileli aşık olmaktan korktuğu bir kadın her zaman vardır etrafında. Zaten genel olarak bir erkeğin kafasını kurcalayan bir kadın her zaman vardır ve o kadınlar bunu anladıklarında ise hayatınızı kurcalamaya başlarlar.

Masaya oturdu kadın. Teklifsiz. Davetkâr. Bir süre konuşmadı. Kendinden emindi ve bir şeyler emanetti. Cemil’in ağzından yarım yamalak bir teşekkür çıktı. Kadın çantasında birşeyler ararken, başını hafifçe kaldırdı, gülümsedi ve “Sigaramı bulamıyorum.” dedi. Cemil bir sigara uzattı ve ardından eli çakmağına uzandı. Kadın çakmağa bakıp alaycı bir şekilde tekrar gülümsedi, kendi kibritiyle yaktı sigarasını. Cemil de bir erkekti ve her erkek gibi kendinden emin kadınlar karşısında eli ayağına dolaşırdı. Halbu ki kararsız ve telaşlı hallerini şirinliklerinin arkasına gizlemey eçalışan kadınları etkilemek daha kolaydı. Karar vermelerine yardımcı olurken şirinliklerine vurgu yaparsanız her şey yolunda gider.

Kadın sigarasının kül tablasına koydu, garsona seslendi. Bir Türk Kahvesi istedi. Şekerli. Garson gidince Cemil’in suratına “kim olduğumu merak etmiyor musun odun herif” der gibi baktı. Cemil lafa girdi;

–          Merhaba.

–          Merhaba.

–          Ben Cemil.

–          Biliyorum.

–          Nereden biliyorsunuz?

–          Bu sizi ilk görüşüm değil.

–          Kusura bakmayın çıkaramadım. Daha önce nerede görüşmüştük?

–          Sadece ben sizi görmüştüm.

Cemil’in cevabını beklemeden yine o aşağılayıcı tavrını takındı kadın ve başını çantasına gömdü tekrar. Çok ilginç bir durumdu aslında. Bu zamana kadar kadınları masasına oturtabilmek için zekasının bütün nimetlerinden faydalanmıştı Cemil ve bir kere o masaya oturtabilirse gerisi bir şekilde geliyordu. Şimdi ise kadın kendisi oturmuştu masasına. Ne yapması gerektiğini kestiremiyordu.

Kadının kahvesi geldiğinde Cemil’inki çoktan bitmiş, bir de limonata söylemişti. Böyle saçma bekleyişler her zaman susatır insanı. İlginç davrandığı gibi kadın, adını da biliyordu. Başka şeyler de biliyor muydu acaba kendisi hakkında? Bir kaç ay önce bir fahişe ile beraber olmuştu. O muydu? Karanlıktı o gece ve sarhoştu Cemil. Zaten sarhoş olmadan bir fahişenin sadece hikayesini dinleyebilirdi. O kadınla tek kelime bile konuşmadığını hatırlıyordu. Acaba bir şeye kızıp takip mi etmişti Cemil’i? Niye böyle birşey yapsın ki? İşi oydu onun. İlk ve muhtemelen sondu zaten o ilişki. Çünkü para verdiği zaman insan ‘sikişir’ sadece. Oysa hiç bir duygu besleyemeyeceği biriyle sevişilmemesi gerektiğini düşünürdü. En azından aşık olabileceği kadınlarla sevişmeyi tercih ederdi.

Kadın kahvesini bitirdi. Sigarasını söndürdü. Gözlerini Cemil’in suratına dikti ve bir şeyler arar gibi baktı bir müddet. Kadının kendine güveni, Cemil’inkinden besleniyordu sanki. Kadın bakışlarını indirmedikçe sömürüyordu Cemil’in ruhunu. Kadın saldırdıkça geri çekiliyordu. Boğazını temizliyor, cep telefonunu kontrol ediyor, tırnaklarının kenarlarındaki etleri koparıyordu ama bir anlığına bile olsa bakamıyordu suratına kadının. Limonatasını bitirmemek için, mümkün oldukça seyrek ve küçük yudumlar alıyordu bardaktan. O da biterse, hiç birşey bilmediği halde sözlüye kalkmış öğrenciler gibi kalacaktı karşısında. Kalkıp gidebilirdi fakat bu lanet kadın onu tanıyordu ve içindeki merakla karışık tedirginlik sandalyeye çivilemişti Cemil’i. Kadın tekrar konuşmaya başladı;

–          Benim kim olduğumu merak etmiyor musun Cemil?

–          Ediyorum.

–          Ama daha ismimi bile bilmiyorsun.

–          Nedir isminiz?

–          Bana neden hala siz demekte ısrar ediyorsun?

–          Çünkü tanımıyorum sizi.

–          Çok korkaksın.

–          Masama her gün tanımadığım bir kadın oturup beni tanıdığını söyleyerek kahve içmiyor.

–          Sen gerçekten benden korkuyorsun!

Tek kelime edemedi Cemil. Sinirlenip masadan kalkabilirdi fakat gerçekten bir korkak gibi hissediyordu o an. Bir de kadının suçluluk duygusu yaratan hesap soran tavrı vardı.

Cemil hala kadının kendisini tanıyor olmasını yarattığı çekimin etkisindeydi.  Yine konuşmaya başladı kadın;

–          Seni uzun zamandır takip ediyorum. Nerede yaşadığını, nerede çalıştığını biliyorum. Yalnız yaşadığını da.

Gece gözüne projektör tutulmuş tavşan gibiydi Cemil. Karşısındakinin belki de sonu olabileceğini bildiği halde bir an için bile olsa başka yere odaklayamıyordu düşüncelerini. Müptela olmuştu sanki. Bırakmak için illa ölmesi mi gerekiyordu?

Cemil;

–          Peki benden ne istiyorsunuz? Para mı? O kadar zengin değilim. Öyle bulunmaz bir yeteneğim ya da özelliğim de yok.  Sıradan bir insanım ben.

–          Eğer bir insan senin yaşına kadar gelebildiyse, hayatta kalmaya değmiş bir sebebi mutlaka vardır.

–          Ben henüz 32 yaşındayım. Orta yaşlı bile sayılmam. Hem beni korkutuyorsunuz.

–          Biliyorum bebeğim. Dedim ya, sen bir korkaksın.

Cemil mesafeyi korumaya çalıştıkça, kadın kendini beğenmişce yaklaşıyordu ona. Hemen şimdi bir adım atmazsa, kendini karanlık bir girdabın içinde bulabileceğini düşünüyordu. Hatta bir ara kadının Azrail olduğunu bile düşünmüştü. Eğer öyleyse, böylesine etkileyici bir ölüm hikayesini sadece ikisinin bilmesi ne kötü olurdu!  Eğer öyleyse, böyle bir kadın tarfından öldürülmek, ne kadar trajik olurdu!

İyice kırılmıştı cesareti Cemil’in. Dikkatini de toplayamıyordu kadının yüzüne bakmaya çalışırken. Tanrının varlığını sorguluyordu ya da salataya katılan nar ekşisinin yağına oranı üzerine kafa yoruyordu.  Kadın ona sağlı sollu girişmişti ve nakavtın geldiğini hissedebiliyordu. Maalesef atabileceği bir havlu da yoktu elinde.

Zihninde bazı sahneler yazıyor, prova alıyordu da bir türlü sahneleyemiyordu.  “Dalga mı geçiyorsun lan sen? Ne istiyorsun?”  diyordu bir tanesinde. Kadın ise “Adım Mehtap” diyordu, “Evin çok uzak mı?” Bir başkasında ise kadın, “Haytında bir kere bir fahişeyle yattın, onu da hamile bıraktın. Bir fahişeyi hamile bırakabilmek kolay iş değildir, helal olsun fakat şimdi bana kürtaj için para vereceksin yoksa çocuk doğduğu zaman derdini babalık davasında hakime anlatırsın.” diyordu.  ‘Belki de senarist falan olmalıyım’ diye düşündü Cemil. Çünkü kafasındaki teorinin pratiği sadece filmlerde olurdu. Yaşadığımız evrende ise hala bir bardak limonatayı en uzun sürede içme denemesi yapıyordu ve zorlasa en fazla yudum dört yudum daha çıkardı önündeki bardaktan.

Tanıdık birşeyler vardı kadında. Kokusu, vücudu ya da sesi miydi? İyice karışmıştı kafası. Yılan saçlı medusa gibi duruyordu kadın karşısında. Taş kesilmesi için gözlerinin içine de bakmasına gerek yoktu üstelik.  Ne kadar da aptalız biz erkekler! Ya kudururcasına bir yalnızlık oyunu oynarız kendi kendimize ya da bir kadının bizle kudurtana kadar oynamasına izin veririz. Ortasını bulabildiğimiz hemen hemen hiç birşey yoktur.

Limonata da bitmişti ve kadın masaya otuz lira para bıraktı. Kalktı, kolundan tuttu Cemil’i. Bir uçurumdu sanki kadın, yuttukça yutuyordu zamanı, mekanı, Cemil’in nefesini ve cesaretini. Tam ‘nereye gidiyoruz’ diye soracakken, kadın yine susturdu bakışlarıyla.  Kolunu sıkıp, çekiştirdikçe zaten karşı koyamayan Cemil, bir çocuğun elindeki uçan bir balona dönmüştü. İpi kadının ellerindeydi.

Dükkandan çıktılar, önce yavaş yavaş. Giderek adımları hızlanıyordu. Cemil çoktan bırakmıştı kendini zaten. Ne nereye gittikleri hakkında en ufak bir fikri vardı, ne de niçin gittikleri hakkında.  Zamanın dışındaydı sanki ve artık hiç birşey belleğine kaydolmamaya başlamıştı. Bölük pörçük ‘an’ kırıntıları, hızla geçilen sokaklar ve durmadan akan pencereler, akşamüstü karanlığı ve sokak lambaları, bir apartman, biraz merdiven, bir kapı, bir kilit, bir anahtar, kadının dudakları, uyku, kadının gözleri, kadının nefesi, korku …

Sonrası tümden kayıptı. Hiç olmamış gibi. Bir filmde izlenmiş hatırlanamayan bir sahne ya da bir deja vu gibi. Sanki dünya durdurulmuş da ve Cemil’in yeri değiştirilip tekrar oynatılmış gibiydi. Uyandı Cemil. Uykudan uyanır gibi değil, birden sağlığına kavuşmuş bir şizofren ya da, uzun süre sonra ilk defa denize giren bir çocuk gibi. Kendi odasındaydı. Kendi yatağının yanındaydı. Kendi masasının önündeki kendi sandalyesinde oturuyordu. Sandalyenin gıcırtısı bile aynıydı ve odadaki tek sesti. Ne yatağı bozulmuştu ne de ağzında limonata tadı vardı.  Değişik bir tattı ağzındaki ve tanımla deseler, ‘yaşam’ derdi düşünmeden. ‘Neden’ deseler açıklayamazdı.

Cüzdan, telefon, anahtar, sigara ve kibrit alıp çıktı evden. Ana cadde üzerindeki kahve dükkanının terasında üzerinde garip ısıtıcılar olan masalardan birine oturdu. Sıcaktı hava, çalışmıyordu ısıtıcılar. Bir filtre kahve sipariş etti. Kolombiya. Siyah beyaz. Sürahideki kahveyi filtre ettikten sonra önündeki kırmızı fincana döktü. İlk yudumdan sonra bir sigara çıkardı ve kibritle yaktı. Garip bir kutusu vardı kibritin. Bakkallarda satılanlara değil de eşantiyon olanlara benziyordu. Üzerinde el yazısıyla “Ben ne bir orospuyum, ne de ismim Mehtap. Sense, ne yazık ki, ölmek için çok iyisin.” yazıyordu.  “Henüz otuz iki yaşındayım” dedi Cemil kendi kendine “orta yaşlı bile sayılmam.” Bir daha buraya gelmeyi düşünmüyordu.

Yürüyen Adam

Babam: Asabi bir adamdır. Onunla üç geçirseniz sürekli bir şeylere kızmak için yaratıldığını düşünebilirsiniz. Kötü bir baba değildir. Kötü bir arkadaş ve kötü bir eş de değildir. Sadece asabidir. Gazı bitmiş bir çakmak gibi bir an parlar fakat bir şey de yakmaz. Çöp kamyonlarına da başbakana kızdığı ölçüde kızabilir. Eğer bir gün ölürse, kaymağı çok seveni her şeye kızan ve her zaman haklı çıkan bir olarak kalacak. Bir keresinde seçimleri bile bilmişti. Sanırım giderek ona benziyorum. Ara sıra ben de haklı çıksam fena olmaz aslında.

Annem: Hayattaki en büyük mücadelesi dedemin ona koyduğu ismin yerine kendi beğendiği ismi çevresindekilere kabul ettirmektir. İkincisi ise babamı kızdırmadan eve yeni eşyalar alabilmektir. Çünkü babam her şeye kızdığı gibi buna da kızar ve annem her zaman evimizde değiştirilmesi gereken eşyalarımız olduğunu düşünür. Liseye kadar ev kızı, liseden sonra yani babamla evlendiği günden beri de ev hanımıdır. Ev, annemin dünyasıdır anlayacağınız. Ara sıra ona yüksek ev hanımı da derim.  Kızmaz bana. Ömründe maaş alarak çalıştığı tek gün olmamasına rağmen, hep parası vardır o eskimiş eşyaları değiştirmeye harcayacak. Bazen de üzülürüm anneme. Yıllardır çalışıyor evin dört bir yanında. Sabah çay demlemekle başlayan günlük maratonu, akşam dizi karşısında çayını içerken uyuyakalmasıyla son bulur.  Onu şefkatle uyandırıp yatağına götürerek ödemeye çalışırım yevmiyesini. Sabah çayımı demli koyarsa anlarım ödeyebildiğimi. Eğer bir gün ölürse… Anneler ölmemeli bence bu dünyada. Çünkü onlar ölürse babaların da yaşayabildiğini görmedim ben henüz.

Kemal: Şimdiye kadar üstesinden gelemediği şey yok gibidir. Belki bunda denediği şeylerin azlığının da bir faydası vardır fakat başarı oranı oldukça yüksektir yine de. Önemli olan da bu değil mi zaten? En başarılı olduğu nokta ise, çevresindekilere güzel hayaller kurdurup sonra onların bu hayallerin gerçekleşmeyeceğini farketmeleriyle hayal kırıklığına uğramalarıdır. Art niyetinden değil, gerçek olamayacak kadar güzel hayal kurabilmesidir sebebi . Var ile yok arası bir insan belki de sadece hayallerinde var olabilir çünkü. Hayal de kuramazsa yürünür mü o kaldırımlar?

Çok da zengindir aslında istediği her şeyi elde edebildiği için. Bu yüzden de çok şey istemez zenginliğini bozmamak adına. Eskiden iki günde bir, bir paket sigara alacak para yeter de artardı ona fakat son iki senedir, yani sürekli düşünerek yürümeye başladığından beri altı ayda bir, bir çift ayakkabı da alması gerekiyor artık.

Bir çok işletmenin aranan elemanıdır Kemal. Zincir konfeksiyon mağazalarında reyon sorumlusu, teknoloji marketlerde satış danışmanı ve tanıtım şirketlerinde saha sorumluluğu yapmayı iyi bilir. Her girdiği işten aldığı yaka kartlarını odasının sağına soluna asmıştır. Bu işlerden artan vakitlerinde ise mahallenin taksi durağında nöbete kalır.

Akşam yemeğini yedikten sonra dizi karşısında uyuyakalan annesini yatırmakla ona olan günlük borcunu ödeyip öyle çıkar taksiye. Madem sırası geldi; evet, Kemal benim.

Aslında adım İhsan Kemal fakat ben Kemal’i daha çok tercih ederim. Boş zamanlarımda sürekli yürürüm ve yürürken de düşünürüm. En çok annemi, ara sıra da babamı düşünürüm. Babamı sevmediğimden değil, zamanın da onu da çok düşündüm. Neden sürekli kızdığını bir türlü çözemediğimden sadece iyi bir insan olduğuna karar verdim ve daha da öteye geçemedim. Bilirsiniz, babalar erkek çocuklarına herşeylerini anlatmazlar. Anneler biraz daha açık sözlüdür.

Annemin de iyi bir insan olduğunu biliyorum. Ona ben karar veremezdim. Bir  yerde okumuştum; İnsan doğar doğmaz annesini tanırmış fakat babasının, babası olduğunu anlaması en az iki yılını alırmış. Annemi doğmadan önce de tanıdığım için iyi biri olduğundan emindim ve bence bu durum babamın iyiliğine karar verme gibi bir hakkı da veriyor bana. Sonuçta sonradan tanıştık onunla.

Babam bana sürekli iş bulur. İlk işimi askerden geldikten sonra, yani beş sene önce falan bulmuştu. Çok iyi hatırlıyorum. “Senin kendi başına bir bok yiyeceğin yok, iyisi mi sana bir iş bulalım.” demişti bir sabah kahvaltı sofrasında. Öğlene doğru bir iki ‘eski dostum’ dediği adamı arayıp ertesi gün de beni işe götürmüştü. Bilirsiniz, babalar bir yaştan sonra bütün meselelerini eski dostlarıyla hallederler. Bu, babamın beni bir yere son götürüşüydü. Ondan önce de üç kere götürmüştü. İlk okula, orta okula ve liseye başlarken. Hepsinde de yürümüştük. Belki de şimdi saatlerce yürümekten usanmayışımın sebebi de budur.

Annem ise hep kızardı babama beni okutmadı diye. Aslında bana kalırsa ben zaten yeterince okuyordum. Özellikle de geceleri taksi durağında müşteri beklerken. Bir keresinde onları mutfakta tartışırlarken duymuştum. Babam, “okuyacağını bilsem okutayım Remziye hanım”  demişti, “ama liseyi bile hocalarına yalvar yakar bitirttirdim. Tamam belki haylaz değil ama pek akıllı da değil bu Kemal iti.” Dedemin koyduğu ismi Remziye’ydi annemin ve o Neriman’ı tercih ederdi gayrı resmi olarak. Zaten Remziye’yi duyunca annem sinirle çıkmıştı mutfaktan. Ardını babam kendi kendine söylemişti.

O zaman çok kızmıştım babama fakat çabuk geçmişti sinirim. Giderek babama benziyorum sonuçta. Biraz akıllı olsaydım, en azından babamın istediği ölçüde akıllı olmanın nasıl bir şey olduğu hakkında bir fikrim olsaydı daha da kızmaya devam edeilirdim ama o an akıllı olmamanın kötü bir şey olup olmadığı konusunda biraz kararsız kaldığım için çok da üstünde durmadım.

Size neden bu kadar yürüdüğümü de anlatmak isterim. Bir gece yine durakta nöbetteydim. Zilin çalmasını beklerken sevdiğim şiirlerden okuyordum.

Ey iki adımlık yerküre senin

                               Bütün arka bahçelerini gördüm ben.”

demişti şair. Düşünüyordum; gerçekten de bu kadar küçük mü bu dünya diye. Oysa bizim mahallede bile taksimetre bir uçtan diğer uca yedi lira yazıyordu. Bir paket sigara parası. Ucuzundan alırsan iki de çay. Anlayamamıştım. Fazla da düşünme fırsatım olmadan taksi çağırma zili çalmıştı. Üç sokak ötedeki bizim evin altındaki kahvenin ziliydi çalan. Atladım taksiye gittim müşteriyi almaya. Kahvenin önüne gelince bizim evin penceresine şöyle bir baktım. Salonun ışığı yanıyordu hala. Babamdır diye düşündüm. Çünkü canı sıkkın olduğu gecelerde uyuyamaz ve sigara içerek televizyon seyreder sabaha kadar. Kan ter içinde kalmış bir müşteri bindi taksiye. “Nereye abi?” diye sordum. “Sen hele buradan bi uzaklaş da, yolda bakarız.” Ben de hareket ettim. Genelde bu saatte binenler gündüz tarifesi açmam için pazarlık ederler fakat o etmedi. Ben de gece açtım. İki sokak yukarı çıkınca onu otogara götürmemi istedi. Ben de götürdüm. Cüzdanını çıkardı ve bana bir yüzlük uzattı. Üstünü beklemeden indi gitti. Demek ki babam gibi bozuk para sevmeyen biriydi fakat babam her zaman para üstünü bekler. Ben de beklerim. Şaşırdım aslında. Çünkü huyları babama benzeyen adamlar nadir bulunurlar. En azından ben hiç rastlamadım.

Durağa dönerken bizim apartmanın önünde durdum. Hepi topu on yedi lira tutan taksi ücretinin geri kalanını bırakmak için eve çıktım. Bu saatte o kadar para ile sokaklarda dolaşamazdım. Hapishanelerin o para için cinayet işleyen insanlarla dolu olduğunu bilmek için benim kadar akıllı olsanız yeter. Çünkü filmlerde daha büyük paralar çalan hırsızların kendi polisleri vardır ve ben filmlere inanırım.

Dairemizin olduğu kata çıktığımda bizim dairenin kapısı açıktı. İçeri girdim. Holdeki ayna kırıktı. Ayna parçalarından bir annemin, diğeri ise babamın boynundaydı.  Uyur gibiydi ikisi de. Sarstım, uyanmadılar. Annem sanki elinde vişne suyuyla dizi izliyormuş da uyuya kalmış ve üzerine dökmüş gibiydi. Babamın elinde ise silahı duruyordu.  Ne yapacağımı bilemez bir halde öylece ayakta dikili kaldım. Uzun zaman öyle kalmış olmalıyım ki, sabah ezanı okunurken saatin kaç olduğunun farkına vardım. Aklımdan saçma sapan film sahneleri geçiyordu. Filmlerde hemen 911’i ararlar. Ben de 112’yi çevirdim. Annem ile babam ölmüş dedim telefondaki sese. On beş dakika sonra iki hemşire geldi eve. İkisine de baktılar ve “ölmüş”dediler bana. “Biliyorum” dedim. Aşağı indiler ve boydan boya fermuarlı siyah poşetlerle geldiler geri. Annemi ve babamı poşetlere doldurup aşağı indirdiler. Nereye götürdüklerini sormadım. Onlara ne yapacaklarını da. Sonra polisler geldi eve. Olayı gördüğüm kadarıyla anlattım onlara. Babamın cüzdanı kayıptı. Onun kimliğini tespit edemediler ilk başta fakat anneminkinden çıkarttılar onun da kimlik bilgilerini. Benimle konuşan polis telsize bildirdi durumu. Beni karakola götürdüler. Göz altında olmam gerekiyormuş cinayetleri benim işlemediğimden emin olana kadar.

Nezarethanede sarhoş ve yaşlı bir adam vardı benimler beraber. Bir köşeye oturdum ve düşünmeye başladım. Hem anne ve babamın ölümü, hem de onları benim öldürdüğümü düşünmeleri bütün dengemi alt üst etmişti. İnsanlar neden bana inanmıyorlardı ki? Bilmiyorlar mıydı yalan söyleyecek kadar akıllı olmadığımı. İnsanlığın bana olan borcunun her geçen gün arttığının farkında değiller miydi? Nasıl ödeyeceklerdi? Benim yerime yaşayarak mı?

Ertesi gün öğlene doğru beni çıkarttılar. Babamları öldüren adamı yakalamışlar. Babamdan borç para istemeye gelen eski bir dostunun oğluymuş. Onu da babası göndermiş kendisi gelemediğinden. Babam da vermeyince evde tartışmışlar. Babamın üzerine yürüyünce babam da onu itmiş ve yatak odasından silahını alıp gelmiş. Niyeti vurmak değilmiş çünkü boşmuş silahı. Korkutup kaçıracakmış. İyice korkan adam babamın kafasına kül tablasıyla vurmuş ve babam bayılmış. Öldüğünü sanınca kendisini gören annem de ihbar eder korkusuyla o boğuşmada kırılan aynanın bir parçasını annemin boğazına saplamış. O arada babamın ayıldığını görünce bir parça da onun boğazına. Adamı da şehirlerarası otobüte bir kimlik denetimi sırasında yakalamışlar. Üzerinden babamın kimliği çıkmış.

Bilirsiniz, babalar belli bir yaştan sonra bütün işlerini ‘eski dostlarıyla’ hallederler. Babam ölümü bile öyle halletmiş. Ayrıca anneler ölünce babalar da yaşayamazlar. Belli ki annemin öldüğünü gördükten sonra babam da anladı yaşayamayacığını. Dedim ya, gittikçe babama benziyorum diye. Kaymağı bile eskisinden fazla yemeye başladım.  Artık onun hissettiklerini az çok anlayabiliyorum ve her gece gelen çöp kamyonları artık daha fazla sinirlerimi bozuyor.

Karakoldan çıkarken, katili de nezarete götürüyorlardı. Yüzüne bakınca tanıdım. Bana verdiği yüz liranın üstünün hala cebimde olduğu geldi aklıma. Eve yürüyerek gittim o akşam. O zaman anladım yürümenin iyi geldiğini. O gün bu gündür de ne yollar bitti yürüye yürüye, ne de yürümek için sebeplerim.

Mutlu Olmak?

Yazdıklarını kimse okumazdı zaten. Sevgilisi bile dayanamıyordu okuduklarına bir iki satırdan sonra. Yazdıklarında herkes mutluydu çünkü. Herkes mutluydu ve olmayacak, olamayacak hayatları anlatıyordu. Bunda kötü bir şey de göremiyordu aslında. Kendisinin de çok mutlu olduğundan yazmıyordu zaten. Çok mutlu olabilmeyi özlediği için yazıyordu. Mutlu olmuş muydu hayatında? Hatırlamıyordu. O ana kadar mutluluk olarak adlandırabileceği en büyük duygu, ayrılmak isteyip de bir türlü yakasını bırakmayan eski sevgilisinin ölüm haberini aldığında hissettiği rahatlama hissiydi. Bunu da hiç bir zaman, hiç bir yerde belli edemedi insanlara. Ölümden mutlu olunmazdı çünkü. Olunmaması gerekiyordu.

Kendini  uzun bir süre bu durumdan rahatsız olmaya zorladı. Üzülmeye çalıştı. Hatta kızın cenazesinde bir iki damla göz yaşı bile döktü. Belki de göz yaşı aksın diye zorlanırken altına sıçmaktan korkmasaydı, gerçekten de üzülmeye fırsat bulabilirdi ama insanlara gösterecek göz yaşları olmalıydı.

Sonra kutlamak istedi hayatındaki mutluluğa yakın en büyük duyguyu fakat, yapabildiği en büyük kutlama eve gidip yine herkesin mutlu olduğu, babaların evlatlarının hayırlı, arabaların ise hiç su kaynatmadığı hayatlar yazmak oldu. Tabii ecza dolabında duran bir fişek cigarayı da unutmamak gerekir! Genelde metinleri beğenilmediğinde yaktığı cigarayı, bu sefer yazılarını beğendirmesi gerekenlerin sayısı bir kişi eksildi diye yaktı.  Artık yazdıklarını tekrar dergilere göndermeye başlayabilirdi. Ne  de olsa bir iki satır okuyup da “Şu sıkıcı hikayeleri yazacağına akşamları fazla mesaiye kalsan da yazın güneye tatile gitsek!”  diyen kadın ölmüştü.  O zamana kadar hayatında hiç bir yeri ve anlamı olmayan ölüm, anlam kazanmıştı birden bire. Kazanmıştı kazanmış olmasına da,  eli tırpanlı bir canavar değildi gözünde Azrail ne yazık ki! Aksine, sevecen bir dede figürünü oturtmuştu çoktan zihninde. Kim bilir ne demişti Serpil’i almaya geldiğinde. “Hadi kızım biz gidelim de Vedat rahat rahat yazılarını yazsın” mı demişti acaba? Demese bile demiş kadar oldu!

Ara sıra kendine sormuyor değildi Vedat; “Aslında mutlu olmanın ne demek olduğunu bildiği için mi kendini mutsuz hissediyordu?” Çok düşündü bunu.  Yoksa mutluluğu yanlış mı öğretmişlerdi ona? O güne kadar yüzlerce kez açmıştı sözlüğü.  Neyle mi karşılaştı?

İsim. Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, mut (I), ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık, saadetlilik.

Bu ve buna benzer yüzlerce tanım. Bir tanesinin de içinde ya da zihninde bir dalı bile oynatmamış olması iyice kafasını karıştırdı. Bütün özlemlere duyulan kıvançtı mutluluk fakat bir özlemi yoktu ki Vedat’ın. Yazmak özlemi miydi ki? Hepsinden önce neydi özlem? Bir müddet de özlemi kavrarsa, mutluluğu da kavrayabileceğini düşündü ve bu sefer de özlemi aradı sözlüklerde.

İsim. Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği, hasret, tahassür.

Kafası hepten çıfıt çarşısına döndü Vedat’ın. Hani hasret, özlemin eş anlamlısıydı? İlkokulda Türkçe öğretmeni tahtaya vura vura anlatmamış mıydı eş anlamlı kelimelerin ne demek olduğunu? Onu anlatacağına özlemin ve mutluluğun ne demek olduğunu anlatsaydı daha iyi olmaz mıydı?  Bir şeyin eş anlamlısını söylemek yeter miydi ki o şeyi açıklamaya? Bunca gece bıyıklarını tek tek yolmaktan kurtarmış olurdu onu. Kafasının iyiden iyiye karıştığı ve artık hem mutsuz hem de hiç bir şeye karşı özleminin olmadığına kanaat getirdiği bir gece yarısı, evdeki bütün sözlükleri yakarken buldu kendini.

Yazdığı metinlerdekileri mutlu olarak tanımlıyordu Vedat, mutluluğun kafasında oluşturduğu silik imge ile. Güzel kadınlarla evli yakışıklı adamların elleri bembeyaz ve tam da olması gibiydi mesela, hiç bir çocuğun ayakkabısı su almazdı ve hikayelerindeki insanların banyolarında kova olmazdı. Hiç biri kovaya doldurdukları sudan banyo yapmazdı. Duşlarında her zaman sıcak su olurdu. Mutluluk buydu işte Vedat’ın kafasında çünkü çocukluğundan beri soğuk gördü mü çatlardı elleri ve annesinin fotoromanlarında gördüğü erkeklerin ellerine benzemiyordu kendi elleri. Mutluydu o fotoğraftakiler çünkü babası çok kızıyordu onlara. “Kaldır şunları gözümün önünden, akşama kadar direksiyon sallayıp sonra da bunları pişkin sırıtışlarını izlemek kanıma dokunuyor. Hayat onlara güzel anasını satayım!” derdi ne zaman sağda solda fotoroman görse.

O ana kadar böyleydi işte tanımlar denizinde kaybolmuş Vedat’ın mutluluk ile imtihanı. O an ne mi oldu? Uykudan uyandı. Öyle aydınlanır, cevaplayamadığı soruları cevaplar gibi değil. Gerçekten uykudan uyandı. Uyanır uyanmaz kaleme kağıda sarıldı ve az önce gördüğü rüyayı yazmaya başladı. Heyecanlıydı çünkü hala mutluluğun tanımını yapamamış olsa da bambaşka bir öykü yakalamıştı. Hem yazıyor hem de bu hikayeyi daha önce bir yerde okuduğu ya da bir arkadaşından duyduğu için rüyasında görmemiş olmayı diliyordu. İntihalci durumuna da düşmek istemezdi. Şöyle başladı hikaye;

“Sağ Kulağına eğildi Serpil Vedat’ın ve”Bazen insan sevdiğinin yanında olamaz!” dedi. Saçları topluydu. Beyaz bir elbise içinde ne güzel gülümsüyordu! Mutlu gibiydi. Boynunda inci bir kolye vardı. Nefesinden gelen kokunun hangi çiçeğinki olduğunu düşünürken, sol kulağında hissettiği bir soluk ile irkildi. Soluna döndüğünde Serpil’i gördü yine. Bu sefer sonsuz bir kahkaha atan Serpil’in saçları açıktı. Bir diken tarlasını andıran kafası attığı kahkahayla öyle bir sallanıyordu ki gözleri büyümüştü Serpil’in ve Vedat’ı ezmek için bakıyorlardı sanki. Bu nasıl olurdu ki? Bir insanı hem güzel hem çirkin aynı anda nasıl görebilirdi? Hem Serpil çoktan ölmemiş miydi?

Serpil’in öldüğünden emin olmaya çalışırken uyandı Vedat. Uyanır uyanmaz da sarıldı kağıt kaleme ve yıllardır beceremediği bir şey yapmaya, mutsuz bir öykü yazmaya karar başladı. Özlemişti çünkü Serpil’i. Serpil de ölmüştü ne yazık ki.”

……..

İnsanlar, insanlar, insanlar… Gülen insanlar, ağlayan insanlar, seven, sevişen, deliren, çay içen, sigarayı bırakan, baba olan, anne olan, evlenen, okuyan, çalışan insanlar. Herhangi birinizi, sadece bir tanenizi hatta bir tanenizin sadece bir tek ânını bütün benliğimde damarlarımda ve yürüdüğüm yollarda, bildiğimiz ve bilemediğimiz dünyada, dünyalarda duyumsamak, var olduğunuzu anlamak istiyorum. İnanmak istiyorum varlığınıza. Varlığınıza ve gerçekten sevdiğiniz zaman göz bebeklerinizin büyüdüğüne. Büyüdüğünüze ve büyüdükçe öldüğünüze… Herhangi bir şeyinize inanmak istiyorum sevgili insanlar. Bütün sonradan oluşmuş, oluşturulmuş ya da satın alınmış kimliklerinizin dışında hep doğduğunuz andaki ağlamanızı hala muhafaza ettiğinizi ve olur olmaz yerlerde gün yüzüne çıkaramadığınız için bahaneler aradığınız görmek istiyorum.

Göremiyorum sevgili insanlar. Bakıyorum, arıyorum, hatta korkuyorum, hasta oluyorum, şöyle bir dolaşıyorum, gündüz bakıyorum, gece bakıyorum, uyuyorum yazıp çizip siliyorum ve baştan yazıyorum fakat bir ânınızı dahi göremiyorum. İnanamıyorum sizlere, varlığınıza. Bir dünya görüyorum sadece. Bir dünya ki kuşlardan, çiçeklerden, denizlerden, kokulardan, oluşan bir dünya. Bunların hepsinden ve ölümden oluşan bir dünya.

Bağırmak istiyorum sevgili insanlar suratınıza karşı. Ensenizden, saçlarınızdan tutup geri çekmek istiyorum sizleri. Ölüyorsunuz ahmaklar nedir bu yaşamak diye fısıldamak kulaklarınıza ve sonrada bir tokat atmak istiyorum suratınıza. Siz ölünce var oluyorsunuz sevgili insanlar.

Öyleyse böylesine azimle  yaşamak niye?

Çay Borcu

Parlak ışıklar altında yediği yemeği doyurmuştu onu. Doyurmuştu doyurmasına da kurtulmak istediği hissin açlık olmadığını da anlamıştı. Karnı doymuştu fakat aç olan başka birşeydi. Garsonu çağırdı ve hesap istedi. 25 lira gelmişti hesap. 30 lira bırakıp üstünü almadan çıktı lokantadan.  Arabasının koltuğuna oturdu ve yediği yemeken olsa gerek uyku bastırdı. Uyumak istemiyordu. Uyumamalıydı. Uyursa bir daha uyanamayacağını, belki de öleceğine inanmıştı nedense. Bu yüzden 3 gündür uykusuz ve evinden dışarıda geçiriyordu vaktini. Yediği yemeğin de etkisiyle iyice ağırlaşmıştı göz kapakları. Sigara içti. Fayda etmedi. Az ilerideki bakkaldan türk kahvesi, su ve enerji içeceği aldı. Arabasına geri döndü. Soğuk suda erittiği türk kahvesini ve enerji içeceğin içti. Faydası olur mu emin değildi fakat bir kamyon şoföründen duymuştu bunu. Uzun yola çıkmadan öncebu şekilde uykusuzluğa yenilmezlermiş. Aslında uyumamak için verdiği bütün bu çaba gereksizdi. Uyuduğunda öleceği düşüncesi zaten uyumasına engel oluyordu. Çünkü içindeki ölüm korkusunu en küçük hücrelerine dair duyumsuyordu. Kafur kokuyordu nefesi, teni. Dokunduğu herşeyde, yediği yemekte, içtiği sigarada, hatta 3 gündür seviştiği hayat kadınlarının göğüslerinde, servet avcısı üniversite öğrencilerinin sefil evlerinde alıyordu bu kokuyu. Her çarşaf bir kefeni andırıyordu ona adeta ve kadınların öldüklerinde pembe, erkeklerin ise mavi kefen ile gömüleceği yanılgısına kapılarak evinde yatağında üzerinde çantasında herhangi pembe birşey olan kadınlarla sevişmiyor, mavi gözlü erkeklerle tokalaşmıyordu bile. Belki de bu sebepten dolayı üzeindeki herşey siyahtı. Donuna kadar… Çoğunluğun siyah giydiği toplantılar genellikle ya cenaze törenleri, ya da sıkıcı insanların sıkıcı rakamlar hakkında konuştukları sıkıcı iş toplantıları olurdu ve cenaze törenlerinde beyaz giyinenlerin sadece ölüler olduğunu bildiği için özellikle kaçınmıştı beyazdan ve diğer renklerden. Şehrin sokaklarında amaçsızca gezerken herhangi bir yerinde mezarlık olan hiç bir mahalleden, hiç bir sokaktan geçmiyordu.

Arabada amaçsızca otururken vücudunun yorgunluktan motor fonksiyonlarını bile yerine getiremediğini, daha da kötüsü beyninin kendine oyun oynadığını farketmesi, omzundaki kaşıntıyı öksürerek gidermeye çalıştığını anlamasıyla olmuştu. Artık araba da kullanamazdı. Ölümden ölesiye korkarken araba kullanması bir intihar olmaz mıydı? Arabadan inip ara sokaklardan ana caddeye çıktı. Cadde boyunca yürürken yüksek binaların arkasında bir görünüp bir kaybolan öğle güneşi yorgun gözlerini iyice hırpalıyordu. Bir diğerinden oldukça küçük olan sol gözü iyice kurumaya, batmalar yapmaya ve yanmaya başlamıştı. Sol gözünün küçük olmasını yıllardır kendine dert etmesinden dolayı tanıştığı her insanın ilk önce gözlerini daha sonra kollarını, bacaklarını ve kadınların göğüslerini incelerdi. Biri diğerinden mutlaka büyük ya da uzun olurdu mutlaka. Başka bir takıntısı daha vardı fakat bunun sebebini yıllardır çözememişti. Gördüğü her ayaktaki parmakları sayardı yıllardır ve tek bir sefer bile beşten ne bir fazla ne de bir eksik çıkmıştı o çeşit çeşit parmaklar.

Caddede yürüdükçe sırtındaki kıyafetler tenine yapışmış ağda hissi veriyordu. Çıkarmaya kalksa derisinin de kıyafetleriyle beraber geleceğinden emindi. Bir müddet daha yürüdükten sonra eskiden sürekli uğradığı, gece 12’den sonra kumar oynatan kahvehanelerden birine girdi. Artık bilinciyle değil, içgüdüleriyle hareket ediyordu, çünkü bu kahveye üniversite yıllarından beri gelmemişti. Bir yandan çalışarak geçirdiği yoksul üniversite yıllarında en ucuz çayı veren, şeker konusunda sıkıntı çıkarmayan ve paraları olmadığında ise hiç ödenmemek üzere veresiye yazdırabilecekleri  tek kahvehane burasıydı şehirde. Neden buraya gelmişti şimdi durup dururken? Bunca yıldır neden gelmediği belliydi; artık çay değil filtre kahve içiyordu. Belki de ödenmemiş bir kaç bardak çay borcu vardı da ödemeden ölmek istemiyordu. Yahut yıllardır görmediği sınıf arkadaşları yine dördüncü bulamamışlardı ihaleye! Merdivenlerden yuları çıkarken gördüğü hayat kadını hemen yapıştı yakasına. Öyle her yakaya, özellikle de yıpranmış ve her halinden ya memur ya da işçi olduğu belli olan yakalara yapışmayan, bir nevi seçici geçirgen bir fahişeydi. Canı çekmedi değil kadını ama artık öleceğine göre seviştiği en son kadının bir anlamı olmalıydı. En azından yatakta onu ölü bulacak kadın yerdeki pantolonunda cüzdanını değil de ambulansı arayacak kadar hatırlı biri olmalıydı. Kadını kulağını öpmeye çalışırken itti kadını ve ‘siktir git, orospu’ diye bağırdı. Merdivenlerin geri kalanını tırmanırken ‘bir hayat kadını olsaydım ve bana orospu diyerek siktir çekselerdi ne hissederdim’ diye düşündü. Şu an için belki de en önemli meselesiydi bu. O hayat kadınını kırmış mıydı? Bir orospunun kendisine orospu denilmesine kırılmaya hakkı var mıydı? ‘Yoktur’ dedi kendi kendine ve terasa çıktığında eski kahvenin kapandığını farketti. Koca terasta bir masa, bir sandalye ve bir vergi dairesi arşivini dolduracak kadar defter vardı. Masaya oturdu. Güneş tam karşıdan geliyordu. Gözünün içinde doğmuş gibi gözüne parlayan güneşi ardına almaya cesaret edemedi.  Uyumasına engel oluyordu. Kendini oyalayacak bir şeyler ararken, defterlerden birini aldı eline. Rastgele açtığı bir sayfada gördüğü şey, uyanık olsaydı yerinden zıplatırdı belki fakat bu durumda sadece ağzının bir iki milimetre daha açılmasına neden oldu. Çevirdiği her sayfada hepsi birbirinden farklı kendi fotoğraflarını gördü. Hepsi vesikalık ve her biri ayrı pozda. Ne ismi yazılıydı, ne de herhangi bir tarih. Karşısında sadece içip de parasını ödemediği çaylar. Her bir çay sağa yatık bir çizgiyle belirtilmişti. Bütün defter bu çizgilerle doluydu. Diğer defterlerden birine uzandı. Yine aynı adamın farklı resimleri ve yine aynı çizgiler. Binlerce, milyonlarca, belki de milyarlarca sağa yatık çizgi… Çıldırırdı bu defterleri görünce çıldırmasına ama çıldırma hakkını uykusuzluğa harcamıştı çoktan. Hangi deftere elini atsa fotoğraflar ve çizgiler geliyordu gözünün önüne. Elleri tozdan grileşmişti ve örümcek ağları kokusunu hissedebiliyordu. Defter yığınının en üstündeki ve en yeni olam defteri aldı eline. Arasında bir kalem olan bu kareli defter in de bütün kareleri sağa yatık çizgiler ile doluydu. Sadece en son sayfadaki en son kare boş. Önüne döndüğünde bir bardak çayı vardı. Soğuk. Sanki yıllardır orada onu bekliyordu. Demlendikçe demlenmiş. Şekerleri küflenmiş. Son kareye bir çizgi daha çekti günahların hesabını tutan melek edasıyla ve çayı dikti kafasına. Acı mıydı çay? Hayır. Eğer parayı alacak birileri olsaydı etrafınde hemen oracıkta ödeyiverirdi eski çayların parasını ama yoktu işte. Arkasında bir sıcaklık hissettiğinde döndü arkasına. Bütün defter yığını alev almış, yanıyordu. Alevlerin arkasında hayal meyal seçebildiği eski oyun arkadaşları. Ellerinde kibritleri. Yıllar önce bıraktığı şekilde üç günlük sakalları, ütüsüz gömlekleriyle. Bütün gün gözüne batan güneş battı da karanlığı aydınlatan tek şey olarak yanan defterler kaldı geriye. Hiç tutulmamış olmasını dilediği deferler. Ateşi söndürmek isterdi çoktan ama şöyle bir düşündü; şimdiye kadar kim, hangi ateşi söndürebilmişti ki? Daha fazla dayanamadı arkasından vuran aydınlığa ve uyudu.

Ah Olsa, Ama Olmaz!

Ah bebeğim ne kadar isterdim bir bilsen bir roman kahramanı olmanı. Gelmiş geçmiş bütün acıları ve bütün sevinçleri içinde saklayan. Bir seri katile hayran ve tırnakları yenmekten ufacık kalmış, parmak uçları şişmiş bir yan karakter. Gölgesinde hep baş karakterin. Satır aralarında arasam seni de bulsam bir soru işaretinin kıvrımında uyurken.

Ruh ikizim olsan aynı yemekleri yesek ve hatta birbirimizi konuşmadan anlasak.  Konuşmadan anlaşsak. Yalansız ve yalansız olduğu kadar da yapmacık, samimiyetsiz olmasak. Bir örnek papuçlarımızla arz-ı endam etsek. Senin aldığın nefesi ben versem. Desem ki “ Gökler gürledikçe vardır ve en çok dallarına yıldırım düşmüş bir ağaç bilir yaşamak için bedel ödemenin ne olduğunu.” Ödesem bedelimi. Kolumu kırsan kanat yapsan uçmak için can atan zamanımıza, anımıza, ânımıza ve yollasan en başına o anların!

Olmaz sevgilim, olmaz.

Ne sen roman kahramanısın, ne de ben iyi bir okurum. Ne satır aralarında bulabilirm ben seni, ne ezberimde tutarım noktalanmış ismini.

Hadi diyelim oldu bir ihtimal.

Ermez sevgilim, ermez.

Ne hayra ne de mutlu sona ereriz biz seninle.

İkimizden biri bir mezar başında beklemeyecek olsa, belki bir ihtimal.

Bir de böyle düşününce hiç değilse saçma olmasa. Ama öyle!

MKMES

– Neden bana bakıyorsun öyle?

– Hiç. Sizi birine benzettim.

– İnsan birine benzettiği kadının göğüslerine bakar mı öyle?

– Bakar!

– Bakıyorum da çok münasebetsizsiniz.

– Hayır hanımefendi. Siz sordunuz, ben cevap verdim.

– Hala bakıyorsun ama.

– Evet.

– Allah’ım çıldıracağım şimdi. Başka işin yok mu senin be adam?

– Tabii ki var. Bir sahaf dükkanım var benim.

– Hay Allah! Şimdi bağıracağım sapık var diye.

– Neden?

– Sürekli göğüslerime bakıyorsunuz da ondan.

– Siz de bakmamam için hiç birşey yapmıyorsunuz.

– E uyarıyorum ya sizi.

– Hitabetiniz çok zayıf olacak ki hiç bir etki yaratmadı bende.

– Bakma kardeşim istemiyorum, öbür tarafa dön.

– Eğer istemeseydiniz benimle hiç bir diyaloğa girmeden başka bir yere giderek ya da sırtınızı falan dönerek engel olurdunuz buna. Oysa siz, göğüslerinize baktığım konusu üzerinde diyaloğa girdiniz benimle.

– Eee?

– E’si şu: Göğüsleriniz hakkaında ne düşündüğümü çok merak ediyorsunuz, fakat bunu öylece soramayacağınız için kızmış gibi yaparak ağzımdan laf almaya çalışıyorsunuz. Şu an burada olan da bu işte.

– Ben ne yapayım kardeşim senin göğüslerim hakkında ne düşündüğünü.

– Bir çok şey yapabilirsiniz.

– Ne gibi?

– Kocanızı kıskandırabilirsiniz mesela!

– Evli olduğumu nereden çıkardın?

– Çünkü parmaklarınızda hiç yüzük yok.

– Bu evli olmadığıma bir işaret değil mi sizce?

– Tam tersine mutsuz bir evliliğiniz olduğunun işareti.

– Nasıl yani?

– Şöyle anlatayım; eğer evliliğiniz mutlu olsaydı parmağınızda mutlaka bir nikah yüzüğü olurdu. Tek taş falan. Bekar olsaydınız mutlaka aksesuar olarak yüzük takardınız. En azından elleriniz biraz daha bakımlı olurdu. Fakat mutsuz bir evliliğiniz olduğu için parmağınızda hiç yüzük yok. Yani evli olduğunuzu saklama gereği duyuyorsunuz. Aynı sebepten dolayı da  ellerinize gerekli ilgiyi göstermiyorsunuz. Ayrıca sizin çocuğunuz da yok diye tahmin ediyorum.

– Bunu nereden anladın peki?

– Bildim değil mi?

– Evet.

– Eee?

– Hiç.

– Nereye gidiyorsun?

– Benim işim bitti.

– Neydi ki senin işin?

– Hoşçakalın.

– …

Vapur iskeleye yaklaşırken adam çıkışa doğru yöneldi. Kadın da arkasından gitmek istedi fakat kalabalık çıkışa yığılmadan adam çoktan uzaklaşmıştı. Uzakta ustura ile kazınmış kafasının parıltısını görür ve adam kalabalığın içinde yitip gitti.

Adamdan geriye kalan boş koltuğa baktığında bir broşür gördü. MKMES. Mutsuz Kadınları Mutlu Etme Servisi.  ‘Böyle saçma bir şirket mi olur Allah aşkına’ diye düşündü. Kim tutmuştu bu adamı acaba? Evet kadın gerçekten mutsuzdu. Vücudu hala çekiciydi fakat kocası bunun farkında değildi artık. Üstelik çocuk da doğurmamıştı henüz.  Her kim tuttuysa bu adamı, yazık olmuştu parasına. Mutsuzluğundan eksilen hiçbir şey yoktu. Aksine adam bırakıp gittiği için biraz üzülmüştü bile.

Evine gitti. Kocası akşam yemeğini yerken, banyoda göğüslerine baktı. Gülümsedi. Gerçekten çok diriydiler. Çocuk doğurmuş olsam böyle olmazdı diye düşündü. Bir de o gece kocası azmazsa, ondan iyisi yoktu. Erkenden yattı. Sırf kocasından önce uyuyarak herhangi bir olaya mahal vermemek için. Ertesi gün uyandığında yarım yamalak hatırladığı bir rüya uzun zamandır tatmadığı bir his verdi ona. Önceki gün vapurda bulduğu MKMES broşürünü aradı fakat bulamadı. Her kim tuttuysa o adamı, boşa gitmemişti parası.

Öykü

Bir öykü yazmak bu kadar zor olamamalı. Her gün yaşamıyor muyuz? Her alıp verdiğimiz nefes aslında bir öykünü parçası değil mi? Fakat biz istiyoruz ki bir satır yazalım, onunla zaman&mekan doğrusunu bükelim. Kıçını başına getirip keyifle setredelim.

Halbu ki;

“Samet o gün çok yorgundu. İşte patronundan bir ton fırça yemişti. Gece hırsını karısından öyle bir almıştı ki, kadıncağız dokuz ay sonra üçüz doğurmak zorunda kalmıştı.”

diye başlayabiliriz ve gayet de makul bir şeyler çıkabilir ortaya. Yüzde bilmem kaçını kullanmadığımız beynimizin yüzde yüzüne kullandığımızda bakışlarımızla bir masayı havaya kaldırabileceğimiz yalanına inanıp beyinlerimizi zorlamasak, bir polisiye romanın tohumlarını bile atabiliriz her an.

“O günden sonra Samet iki işte birden çalışmaya başlamıştı. Sabahları erkenden evden çıkıp şirketteki muhasebe işine gidiyor, akşam saat beşten sonra mesaiden çıkıp evine gitmek yerine yol üzerindeki bir kahvehanede gece yarısına kadar garsonluk yapıyordu. Kolay değildi üç çocuğa ve karnından üç tane çocuğu henüz çıkarmış bir kadına bakmak. Çocukların bez masrafları bile şimdiden belini bükmüştü. Üstelik karısıyla sevişememesi de cabası. Arar sıra sırf veletlerinin boku için çalıştığını düşünmüyor değildi. Nereye kadar devam edecekti bu böyle? Bunlar daha iyi günleriydi. Çocuklar daha okula bile gitmiyorlardı. Okula başladıklarında belki karısı da çalışmak zorunda kalacaktı. Bir gece üzerinde takla attı, fazla üstüne gitti diye ne diye üç tane doğurmuştu ki bu kadın şimdi? Olacak iş miydi? Sadece bunlarla kalsa yine iyiydi. Bundan sonra sevişmeye vakti olsa gücü, gücü olsa vakti olmayacağını anlamıştı. Şirketteki işinden çıkmış kahvehaneye gittiği sırada tüm bunlar kafasının içinden geçerken ani bir kararla yol üzerindeki markete girdi. Niyeti bir bıçak almaktı fakat köşede ikinci rafta gözüne ilişen fare zehiri bir anda bütün fikirini değiştirmişti. İki kutu fare zehirinin parasını ödeyip marketten çıktı. Daha önceleri geri geri giden adımları artık daha da sıklaşmış, içini bir heyecan kaplamıştı. Gece yarısını iple çekiyor ve kafasından öyle ilginç düşünceler geçiyordu ki…”

Aslında bu kadar basit işte. Bu gidişle bir polisiye roman bile yazabiliriz demiştik. Belki kalbinde şair yatan afili bir yönetmen çıkar da filmini çeker. Sonrasını zaten biliyorsunuz. Satış rekorları, imza günleri, paneller, manken sevgililer, arabalar, boynu fularlı amcalarla sohbetler  falan… Fakat asıl meseleyi görmezden geliyoruz değil mi?

Herşey bu kadar basitken beynimizin oynadığı oyunlara yenik düşüyoruz. Karmaşık düşünme yüzdemiz o kadar yüksek ki yalın hareketlerimizi vücutlarımız –naçiz benedlerimiz de diyebiliriz, havalı durması için, ki elbet toprak olacaklardır- tepki gösteriyor.

Herşeyi bir mantık çerçevesine sokma çabamız her zaman çıkmaz bir sokağa fırlatıyor bizi. Çünkü çerçevesine soktuğumuz mantıktan sadece bizde var ve onu sadece biz umursuyoruz. Başka bir yerde başka bir hayatta umursanan mantık, bizimkinden çok daha farklı.

Örneğin başka bir mantıkta Samet, belki sadece evi terkeder  ve o fare zehirlerini evi istila eden fareler için almış olabilir. Bu durmda kadıncağız üçüzlerle bir başına kalmış olur hayatta ki bundan çıksa çıksa vıcık vıcık bir dram çıkar. Elveda çok satan, sonradan dizisi de çekilerek gençler arasında dizinin mi yoksa kitabın mı önce çıktığına dair ateşli tartışmalara sebep olan polisiye! Hikayenin fonunda çalan müzik bir anda Orhan Gencebay oluvermiştir artık. Halbu ki “Ice Cream Man”  ne de güzel giderdi Samet’in cinayeti işledikten sonra ki rahatlığını desteklemek için? Bu cinayet de nereden çıktı şimdi? Neyse…

İşte herşey bu kadar basit ve düz iken onu çıkmaz sokaklara sokan bizleriz. Sırf anlık bir motivasyonla katil olan, ya da bir anda içinden gelen cesaretle yanan eve dalarak ateşler içinde mahsur kalmış bebeği kurtarıp ömrünün son demlerinde kahramanlıktan emekli olanlar yaşamıyor mu bir yerlerde?

Muhakkak ki katil ya da kahraman olurken hiç tereddüt etmeyen bu herifler, çok kez taksiyle otobüs arasında tercih yapamadıkları için randevularına geç kalmışlardır. Kim bilir kaç kez?

En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” Demiş bir arkadaş. Burada onun dediğinin aynısını diyebilmek için sayfalar yazacak değilim. Onun  yerine size telefon numarasını verirdim ve derdinizi ona anlatırdınız.

Önemli olan karar vermek de değil zaten, ‘düşünmek’.  Üzerine derin derin düşündüğümüz herşey mutlaka bize fitil olarak geri gelecektir ve ihtiyacımız yokken fitil kullanmanın hergün isteyeceğimiz bir şey olduğu konusunda aşırı karmaşık şüphelerim var.

Karşıma dikilip “Düşünmek başlı başına bir emektir”  laflarımı yüzüme vurmak isteyebilirsiniz. İşte o zaman ‘siktirin gidin lan ibneler’ derim size. Üç çocuğuna bakmak için gece gündüz çalışan bir babanın bile, emeğinin karşılığını “bok” ve “sevişememek” olarak aldığı bir memlekette hiç mi kıskanmadınız hep kolay zaferler elde eden orospu çocuklarını?

Cevabınız hayır ise eyvallah, fakat evet ise; buyurun, siktirip gidebilirsiniz.

Samet’in hikayesine gelince; kendisinden izin alır almaz işin iç yüzünü anlatacağım.

Zamanın Hareketi

Hareket!

Durmak bilmez bir hareket mahveder zavallı canımızı. Yorulmak nedir bilmez mi ki zaman? Ah bir yorulsa… Oturup iki dakika dinlense de yanına gidip bir sigara ikram etsek. “Neyin var delikanlı?”desek! Olmaz değil mi? İlla ki gidecek hep. Hareketten mi besleniyor acaba? Sanırım öyle.

Peki ya hareket etmesek? Herşeyi durdursak mesela. Bir kediyi damdan dama atlarken  durdursak havada. Bir sarhoş ricamızı kırmasa da bir süreliğine vücudunun reddettiği alkolü işerken oluduğu yerde kalsa. Bir çocuk ölürken ve bir ihtiyar ölemezken biraz daha dayansa öylece. Dünyadaki her bir beyin bir süreliğine düşünmese zaman da buna aldanıp durabilir mi?O zaman, zamanı yenmiş olabilir miyiz?

Yaşamak zaten bir nevi zamana karşı koymaktır fakat yenebilmek zamanı, en büyük devrim olsa gerek. Her mücadele, devrimine kadar değersizdir zaten ve zamanı yenmekten daha büyük bir devrim düşünebilen varsa, siktirsin gitsin!

Bir saniyeliğine de olsa durdurduğumuzda zamanı bir adım geri çıkıp o meşhur zaman çizgisini görebiliriz sanırım. Elimizle tutabiliriz ve deriz ki: “İşte bu sefer benim ellerim senin boynunda vefasız dostum sevgili zaman. Onlarsız yaşamaya alıştım zaten benden aldıkların senin olsun fakat, yenilmek zahmetine bu sefer sen katlanıyorsun.”

İşte size öldüğünüzde bile anlatacağınız bir hikaye!

Zaman musluğunu sıkabildiğimiz ana kadar, bazı kareler izleyeceksiniz! Bazıları yaşam dese de, saniye saniye ölümdür aslında gördükleriniz.